Köşe Yazısı

Medeniyet Tarikatı Mı, Biat Düzeni Mi?

“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.” Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Cinkılıç 399 okunma
Medeniyet Tarikatı Mı, Biat Düzeni Mi?

Türkiye Cumhuriyeti yalnızca yeni bir devlet değil, yeni bir hukuk, yeni bir eğitim anlayışı ve özgür bireylerden oluşan yeni bir toplum kurma ideali ile kurulmuştu.

 100 yılını geride bıraktığımız şu günlerde kimileri “ Türkiye yüzyılı “ gibi, yeni bir dönem ve yeni bir evreyi vurgularken kimileri “ Cumhuriyetin ikinci yüzyılı “ diyerek kuruluş ve kurtuluş mücadelesinin devamı vurgusu yapmakta .

Aslında temel farklılık, Cumhuriyet’in kurucu zihniyetin yerini hangi anlayışın alacağıdır.

 Tarih kitaplarına bakıldığında   , Cumhuriyetlerin yalnızca anayasa yaparak kurulmadığı: Ortak bir hafıza, ortak bir hukuk, ortak bir eğitim anlayışı ve ortak bir gelecek kuruma ideali ile oluşturulduğu görülür.

Bu nedenle Cumhuriyetin yaşadığı evrimi anlamak için yalnızca geçmişi değil, bugünü de doğru tahlil etmek gerektirir.

 Alexis de Tocqueville’in yaklaşık iki yüz yıl önce kaleme aldığı Amerika’da Demokrasi Üzerine ile Eski Rejim ve Devrim adlı eserlerini  okurken,  insan ister istemez Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini ve bugün yaşadığımız tartışmaları yeniden düşünmeye başlıyor.

 Tocqueville, Fransız Devrimi’ni incelerken çarpıcı bir sonuca ulaşır. Ona göre devrimler çoğu zaman yalnızca kurumları değiştirmekle yetinmez; eski rejimin zihniyetiyle de hesaplaşmak zorundadır. Çünkü eski düzen bazen tahtını kaybeder ama alışkanlıklarını, düşünme biçimini ve iktidar anlayışını yeni döneme taşımayı başarır. İsimler değişir, zihniyet değişmez.

 Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet’in kurucu kadroları tam da bu tehlikeyi gördüler.

 Osmanlı’nın son döneminde devlet otoritesi ile dinsel yapıların iç içe geçmesinin nasıl bir siyasal ve toplumsal çürüme yarattığını yaşayarak görmüşlerdi. Bu nedenle Cumhuriyet devrimleri yalnızca yönetim biçimini değiştirmeyi değil, devletin dayandığı zihniyeti de değiştirmeyi hedefledi.

 3 Mart 1924’te hilafetin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun kabulü, hukuk birliğinin sağlanması ve 30 Kasım 1925 tarihli 677 sayılı Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu birbirinden bağımsız düzenlemeler değildi. Bunların tamamı; devleti, hukuku ve eğitimi dini otoritelerin etkisinden kurtararak egemenliği millete ait kılan demokratik Cumhuriyet’i inşa etme iradesinin parçalarıydı.

 Üstelik 677 sayılı Kanun yalnızca tarihsel bir belge değildir. Bugün de Anayasa’nın 174. maddesiyle koruma altına alınan İnkılap Kanunları arasında yer almakta; laik Cumhuriyet’in anayasal güvencelerinden biri olmayı sürdürmektedir.

 Kanunun gerekçesi ve Meclis görüşmeleri incelendiğinde amaç son derece açıktır: Devlet yönetiminde dinsel otoritelerin değil, hukukun ve millet iradesinin belirleyici olması.

 Atatürk’ün Kastamonu’da söylediği şu söz ise bu anlayışın en veciz ifadesidir:

 “Ölülerden medet ummak, medeni bir cemiyet için lekedir. Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en hakiki tarikat, medeniyet tarikatıdır.”

 Bugün bu sözleri yalnızca din-devlet ilişkisi üzerinden okumak eksik olur.

 Aslında Atatürk burada Cumhuriyet’in insan modelini tarif etmektedir.

 Yaygın kabulün aksine laiklik yalnızca devletin din karşısındaki tarafsızlığı değildir. Aynı zamanda hiçbir dini grubun, cemaatin ya da tarikatın siyasal karar alma süreçleri üzerinde ayrıcalıklı güç kuramamasının güvencesidir.

 Yurttaşın oyunu şeyhe, lidere ya da kapalı hiyerarşilere göre değil, özgür vicdanıyla kullanabilmesinin teminatıdır.

 Tam da bu noktada Tocquevillenin gözlemleri son derece önemli.

 Tocqueville Amerika’yı incelerken dinin toplumdaki ahlaki işlevini kabul eder; ancak siyasal iktidarın dini iktidarın devamı için bir araç iktidar gücünün sınırsız hale gelmesine büyük bir tehlike olarak görür. Onun “demokratik despotizm” dediği durum, insanların özgür olduklarını sanırken giderek daha bağımlı hale gelmeleridir.

 Türkiye’nin tarihsel tecrübesi bu tabloya farklı bir boyut eklemektedir.

 Devlet ile dini yapılanmalar arasındaki sınırlar belirsizleştiğinde yalnızca laiklik değil, demokrasinin kendisi de zarar görür. Çünkü siyasal sadakat ile dini bağlılık , biat birbirine karışmaya başladığında eleştirel düşünce zayıflar; liyakat, hukuk , özgür birey yerini aidiyet, bağlılık, biat kültürü gelişmeye başlar.

 Halbuki. Yöneticiler için zor olsa da demokrasi biat eden bireylerle değil; sorgulayan, düşünen ve özgür iradesiyle karar veren yurttaşlarla yaşayabilir.

 Bugün tarikat ve cemaatlerin eğitimden bürokrasiye, sosyal yaşamdan siyasete kadar pek çok alandaki etkisi kamuoyunda yoğun biçimde tartışılıyor.

 Tartışmalar yalnızca uygulamalarla da sınırlı değil. Millî Eğitim Bakanı’nın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yaptığı konuşmada, “Sizin tarikat dediğiniz, bizim sivil toplum kuruluşu dediğimiz yapılarla iş birliğine devam edeceğiz.” sözleri, Cumhuriyet’in eğitim anlayışı ile bugün benimsenen yaklaşım arasındaki zihniyet farkını açıkça ortaya koymaktadır.

 Aynı zihniyet değişimini tarih anlatısında da görmek mümkündür. Millî Eğitim Bakanı’nın, ders kitaplarında “Kurtuluş Savaşı” yerine “Milli Mücadele” ifadesinin kullanılacağını açıklarken, “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı.” demesi, ilk bakışta yalnızca bir kavram tercihi gibi görülebilir. Oysa mesele yalnızca bir kelime değildir.

 Devletler yalnızca sınırlarla değil, ortak hafızalarıyla da yaşarlar. Kullanılan kavramlar, geçmişi nasıl hatırlayacağımızı ve geleceği nasıl kuracağımızı belirler.

 Cumhuriyet’in kurucu kadroları “Kurtuluş Savaşı” derken yalnızca işgale karşı verilen askerî mücadeleyi anlatmıyordu. Aynı zamanda egemenliğin saraydan millete geçtiği, kulluktan eşit yurttaşlığa, teokratik yapıdan laik Cumhuriyet’e uzanan büyük tarihsel dönüşümü ifade ediyorlardı.

 Bu nedenle bugün yaşanan tartışma yalnızca tarih kitaplarında kullanılacak bir kavram tartışması değildir. Asıl tartışma, Cumhuriyet’in Osmanlı’nın doğal devamı olarak mı, yoksa yeni bir siyasal ve toplumsal kuruluş olarak mı görüleceği tartışmasıdır.

 Belki de Tocqueville’in iki yüz yıl önce dikkat çektiği gerçek tam da budur.

 Eski rejimler bazen ordularla değil, sinsice , yavaş yavaş hafızalara sinerek geri döner.

 Önce kelimeler değişir. Sonra anlamlar.

Ardından zihniyet…

Farkında bile olamayız . Kurbağayı kaynayan suya değil de yavaş, yavaş ısıtılan  suya koyma deneyimi herkes bilir.

 Oysa söylenen ve propaganda yapılımın aksine,  laiklik herhangi bir inanca karşı geliştirilmiş bir devlet politikası değildir. Tam tersine, bütün inançların özgürce yaşayabilmesinin ve hiçbir inancın devlet gücüyle diğerleri üzerinde üstünlük kurmamasının hukukî güvencesidir.

 Belki de bugün yeniden sormamız gereken soru şudur:

 Cumhuriyet’in kurucu kadroları tekke ve zaviyeleri kapatırken yalnızca bir dönemin kurumlarını mı tasfiye ediyordu, yoksa gelecekte demokrasiyi tehdit edebilecek yeni vesayet odaklarına karşı kalıcı bir güvence mi oluşturuyordu?

 Bu sorunun cevabı hem Tocqueville’in hem de Atatürk’ün ortak kaygısında saklıdır.

 Biri iki yüz yıl önce Avrupa’dan, diğeri yüz yıl önce Anadolu’dan aynı gerçeğe işaret ediyordu:

 Demokrasi yalnızca sandıkla yaşayamaz.

 Özgür yurttaş, bağımsız hukuk, bilimsel eğitim ve laik devlet düzeni birbirini tamamlayan dört sütundur. Bu sütunlardan biri zayıfladığında yalnızca laiklik değil, demokrasinin kendisi de sarsılır.

 Bugün yaşanan tartışmaların merkezinde de nasıl bir devlet kadar, nasıl bir insan yetiştirileceği sorusu bulunmaktadır.

 Atatürk’ün hedefi yalnızca laik bir devlet kurmak değildi. O, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller yetiştirmeyi hedefliyordu. Çünkü özgür bireylerin yetişmediği yerde laiklik de demokrasi de hukuk devleti de yaşayamaz.

 Buna karşılık, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce dile getirdiği “dindar ve kindar nesil yetiştirme” hedefi, yalnızca farklı bir eğitim politikası değildir; Cumhuriyet’in kurucu eğitim anlayışından farklı bir toplum tasavvurunu da yansıtmaktadır. Birinde özgür iradesiyle düşünen yurttaş esastır; diğerinde belirli bir dünya görüşü doğrultusunda şekillenen nesil anlayışı öne çıkmaktadır.

 Cumhuriyet’in ikinci yüzyılındaki mücadele artık yalnızca kurumları koruma mücadelesi değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet’in kurmak istediği insan tipini yeniden hatırlama ve onu yeniden inşa etme mücadelesidir.

 Fakat tarih bize yalnızca kaygılanmayı değil, umut etmeyi de öğretir.

 Cumhuriyet, en zor şartlarda aklın dogmaya, bilimin cehalete, hukukun keyfiliğe üstün gelebileceğini göstermiş büyük bir toplumsal dönüşümün adıdır.

 Bu nedenle bugün yapılması gereken, geçmişe öfkeyle dönmek değil; Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini çağın gereklerine uygun biçimde yeniden güçlendirmektir.

 Belki de Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında en büyük görevimiz budur: Kimsenin inancını değil, herkesin özgürlüğünü güvence altına alan; liyakati, hukukun üstünlüğünü ve bilimi esas alan bir demokratik kültürü yeniden inşa etmek.

 İşte o zaman Atatürk’ün “medeniyet tarikatı” dediği yol ile Tocqueville’in özgür demokrasisi aynı ufukta buluşacaktır.

 Ve o gün, laiklik yalnızca Anayasa’nın bir ilkesi değil; özgür insanların birlikte yaşama iradesinin en güçlü teminatı olacaktır.

 Yapabilir miyiz?

Yaklaşık yüz yıl önce yaptık. Neden bir daha yapmayalım? Yeter ki isteyelim.

 Yeter ki bir araya gelirken “armudun sapı var, üzümün çöpü var” diyerek birbirimizi eksiltmeyelim.

 Çünkü biz birleştikçe Cumhuriyet kazanır; biz ayrıştıkça yalnızca laiklik değil, demokrasi de hukuk devleti de kaybeder.

Yazar

Mustafa Cinkılıç

Avukat

Okur Görüşleri

Yorumlar (6)

ismet Aybek

Müthiş bir analiz Kalemine yüreğine sağlık Mustafacım Atamızın kurduğu Cumhuriyetin Fabrika ayarlarına birleşerek döneceğiz Başka bir şansımız yok

ismet Aybek

Müthiş bir analiz Kalemine yüreğine sağlık Mustafacım Atamızın kurduğu Cumhuriyetin Fabrika ayarlarına birleşerek döneceğiz Başka bir şansımız yok

ismet Aybek

Müthiş bir analiz Kalemine yüreğine sağlık Mustafacım Atamızın kurduğu Cumhuriyetin Fabrika ayarlarına birleşerek döneceğiz Başka bir şansımız yok

ismet Aybek

Müthiş bir analiz Kalemine yüreğine sağlık Mustafacım Atamızın kurduğu Cumhuriyetin Fabrika ayarlarına birleşerek döneceğiz Başka bir şansımız yok

ismet Aybek

Müthiş bir analiz Kalemine yüreğine sağlık Mustafacım Atamızın kurduğu Cumhuriyetin Fabrika ayarlarına birleşerek döneceğiz Başka bir şansımız yok

Mustafa Mengübaş

Sevgili adaşım kalemine sağlık. Yazını, kimi satırlarını tekrar ederek okudum. Neticesinde şu sorular bende oluştu; 1. Büyük Önder, bundan 102 yıl önce bir devrim yapmış ve kanunları çıkartmış. Tek başına değil, TBMM’i ile oylama yapılarak , kanunlar kabul edilmiş ve yürürlüğe girmiş. Devrim başlamış ve aşama aşama gerçekleşmiş. 2. Gel gör ki, Devrimden 78 yıl sonra iktidar olanlar ( devrimi karşı dev imle yıkma düşüncesi, devrim başladığından beri vardı),Devrimi, mevcut koruyucu kanunlar varken yıkmaya başlamışlar. Bunu da bugün açıkça dile getiriyorlar ve hiçbir şeyden çekinmiyorlar. 3. Biz bir vatandaş olarak, hiçbir gücümüz ve etkimiz olmadığı bu durumda ( oy verdiğimiz parti, kişi, kurum bize sorulmadan saf dışı oluyor, itirazımız, ülke ve milleti ayrımcılığa bölücülüğe teşvikle suçlanıyor), ne yapabiliriz. Gözümüzün içine baka baka ülkenin Cumhurbaşkanı ben Anayasa Mahkemesi’ni tanımıyorum diyebiliyor.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmaz. Tüm yorumlar yayınlanmadan önce incelenir.

Yorumunuz yönetici onayından sonra görünür olacaktır.

Diğer Köşe Yazıları

24 Temmuz 2026

Barışın ve Umudun “Yeni” Yolu

Bir ülkede gerçekten barış istenip istenmediğini anlamanın en güvenilir yolu, silahların sustuğu günlerde devletin ve siyasetin ne yaptığına bakmaktır.

10 Temmuz 2026

“Demokratik Despotizm”

Demokrasinin Sessiz Ölümünde Sessiz Kalmak mı, Bir Yerden Başlamak mı? “Demokratik halklar özgürlüğü kaybetmeden önce, onu kendi elleriyle devlete teslim ederler.” Alexis de Tocqueville

26 Haziran 2026

TARIHIN NEHRI AKIYOR ; Dipten Gelen Dalga

İlya Ehrenburg’un 1930’lardan 1950’lere uzanan devasa üçlemesini (Paris Düşerken, Fırtına, Dipten Gelen Dalga) okuyanlar bilir: (gençlik yıllarımda okumuştum yaşadığımız bugünün Türkiyesi bana bu eseri yeniden hatırlattı ve buradan çıkışın ilhamını da verdi )