Köşe Yazısı

Aynayı Kırmak, Yüzdeki Yarayı İyileştirmez

Haziran 2026’da Avrupa Parlamentosu, Türkiye’ye ilişkin son raporunu kabul etti.

Mustafa Cinkılıç 445 okunma
Aynayı Kırmak, Yüzdeki Yarayı İyileştirmez

Rapor, yalnızca Avrupa Birliği’nin rutin ilerleme raporlarından biri değildir. Hukuk devleti, yargı bağımsızlığı ve temel haklar konusunda Türkiye’nin son yıllarda geldiği noktaya ilişkin şimdiye kadar kaleme alınmış en sert siyasal ve hukuki değerlendirmelerden biridir.

 Rapor okunabilir, eleştirilebilir, hatta bazı tespitlerine katılınmayabilir. Ama görmezden gelinemez.

 Çünkü dışarıdan Türkiye’ye bakıldığında görülen manzara ile içeride yaşadığımız gündem arasında artık derin bir uçurum oluşmuştur.

 Biz her sabah yeni bir belediye operasyonunu, yeni bir gözaltıyı, yeni bir soruşturmayı tartışıyoruz. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi ve Partili belediyeler üzerinden yürüyen adli süreçler ülkenin neredeyse tek gündemi haline getiriliyor.

 Oysa Avrupa Parlamentosu bu dosyalara tek tek bakmıyor. Bütün fotoğrafa bakıyor.

 Ve o fotoğrafta gördüğü şey, “yargının araçsallaştırılması”, “hukukun üstünlüğündeki gerileme” ve “temel hakların sistematik biçimde zayıflatılması”dır.

 Otuz yedi yıllık meslek hayatım boyunca temel hak ve özgürlükler alanında çalışan bir avukat olarak beni düşündüren de tam budur.

 Çünkü bu rapor, tek tek davaları değil, hukuk sistemimizin dünyada nasıl algılandığını anlatıyor.

 Raporda en ağır eleştirilerden biri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasına yöneliktir.

 Bu eleştiri beni ayrıca düşündürdü.

Çünkü 2004 yılında Anayasa’nın 90. maddesi değiştirilirken bunun Türk hukukunda sessiz bir devrim olduğuna inanıyordum. O gün yüksek lisans tezimi “Değişen Anayasa’nın 90. Maddesi Işığında ILO Sözleşmelerinin İç Hukukumuzda Uygulanması” başlığıyla hazırladım.

 Çünkü ilk kez Türkiye Cumhuriyeti, temel hak ve özgürlüklere ilişkin usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası sözleşmelerin kanunlardan üstün olduğunu Anayasa hükmü haline getiriyordu.

 Bu yalnızca teknik bir anayasa değişikliği değildi. Bu, insan haklarının artık devletlerin iç meselesi sayılamayacağının anayasal ilanıydı.

 Bugün ise Avrupa Parlamentosu’nun raporu tam tersini söylüyor.

 AİHM kararlarının uygulanmaması, Anayasa Mahkemesi kararlarının kimi mahkemelerce yok sayılması ve Anayasa’nın 90. maddesinin fiilen etkisiz bırakılması, artık yalnızca Türkiye’nin iç hukuk sorunu olarak görülmüyor; uluslararası hukuk bakımından da ciddi bir güven bunalımı olarak değerlendiriliyor.

 İronik olan şudur:

 Bir zamanlar Avrupa Birliği sürecinin en önemli demokratik reformlarından biri olarak sunulan Anayasa’nın 90. maddesi, bugün yine aynı siyasi anlayış döneminde fiilen işlevsiz hale getirildiği gerekçesiyle eleştiriliyor.

 Bir dönem demokrasi Avrupa Birliği yolunda ilerlemek için vazgeçilmez bir hedef olarak anlatılıyordu. Bu gün ise demokrasi, zamanı gelince inilecek bir tren gibi görüldüğünü düşündüren uygulamalarla karşı karşıyayız.

 Raporun dikkat çekici yönlerinden biri de artık yalnızca kurumları değil, sorumluluğu bulunan kişileri de tartışmaya başlamasıdır. Raporda, özellikle siyasi davalar bağlamında adı geçen kamu görevlilerine ilişkin değerlendirmeler yapılmakta; eski İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, bugün Adalet Bakanı olan Akın Gürlek’in ismi de bu çerçevede anılmaktadır. Daha da önemlisi, insan hakları ihlallerinde sorumluluğu bulunduğu değerlendirilen kişiler hakkında Avrupa Birliği Küresel İnsan Hakları Yaptırım Rejimi kapsamında mal varlıklarının dondurulması ve seyahat yasağı gibi yaptırımların değerlendirilmesi çağrısı yapılmaktadır.

 Hukuken bu kararların doğrudan bağlayıcı olmadığı doğrudur.

 Ancak hukukçu gözüyle bakıldığında asıl önemli olan yaptırımın uygulanıp uygulanmayacağı değildir.

 Asıl önemli olan, Türkiye’nin ilk kez böyle bir tartışmanın konusu haline gelmiş olmasıdır.

 Eski Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıcı Rıza Türmen’in rapor üzerine yazdığı T24 deki yazının başlığı tek başına her şeyi anlatıyor:

 “Utanıyorum.”

 Türmen yazısında, “AB raporunu okurken utanç duydum.” diyor.

 Bir dönem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye adına yargıçlık yapmış bir hukukçunun bu cümlesi, raporun siyasi yönünden çok vicdani yönünü ortaya koyuyor.

 Asıl soru şudur: Biz içeride neyi tartışıyoruz, dünya bizim hakkımızda neyi tartışıyor?

 Biz hangi belediyeye operasyon yapıldığını konuşuyoruz. Dünya ise Türkiye’de yargının bağımsız olup olmadığını konuşuyor.

 Biz gözaltı sayılarını tartışıyoruz. Dünya, Anayasa’nın uygulanıp uygulanmadığını tartışıyor.

 Yani biz davalara bakıyoruz. Dünya sisteme bakıyor.

 İşte asıl tehlike de burada başlıyor.

 Bir hukuk devletinin itibarı yalnızca mahkeme binalarıyla ölçülmez. Adına “Adliye Sarayı” demeniz verilen kararlara bir saygınlık kazandırmaz.

 Mahkeme kararlarına duyulan güven önemlidir. Yurttaşlar mahkeme kararına güveniyor mu? Kararın bağımsız tarafsız bir mahkeme tarafından verildiğine inanıyor mu? Bir gün sorunum olduğunda yargıya gitsem adil bir karar alabilir miyim?

 Yatırımcı önce bu soruların cevabını arar.

 Akademisyen buna bakar. Gazeteci buna bakar. Uluslararası toplum buna bakar.

 Çünkü hukuk, yalnızca mahkemelerin değil; ekonominin, demokrasinin ve toplumsal barışın da temelidir.

 Mesleki deneyimim bana şunu öğretti:

 Adalet yalnızca karar vermek değildir.

Adalet, toplumun devlete güven duymasını sağlamaktır. O güven kaybolduğunda yalnızca davalar kaybedilmez.

Ülkenin geleceği de kaybedilir ve umutlar   sessizce aşınmaya başlar ardından göçmen kuşlar gibi sessizce konacak başka diyarlar ararlar.

 Evet , Avrupa Parlamentosu’nun raporu hoşumuza gitmeyebilir. Yetkililer “ yok hükmündedir” diye nutuklar  atabilirler.

 Okuduğumuz da içimiz acır, sert ve acımasız bulabiliriz. Haksız olduğunu da düşünebiliriz.

 Fakat unutmayalım ki rapor, dışarıdan bize tutulan bir aynadır.

 Aynaya kızabiliriz. Hatta “Nayır!!, Nolamaz!!!” arabeskliği ile aynayı da kırabiliriz.

 Ama aynayı kırmak, yüzdeki yarayı ortadan kaldırmaz.

 Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, aynayı suçlamak değil; yüzümüzdeki yarayla cesaretle yüzleşip onu tedavi etmektir.

 Çünkü hukukun üstünlüğü, muhalefetin değil; önce devletin sigortasıdır.

 Ve tarih bize şunu defalarca göstermiştir:

 Hukukun sustuğu yerde önce adalete inanç ölür, ardından demokrasi… ya da tersi demokrasiye inancın öldüğü yerde, ardından adalet …

Yazar

Mustafa Cinkılıç

Avukat

Okur Görüşleri

Yorumlar (0)

Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz gönderin.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmaz. Tüm yorumlar yayınlanmadan önce incelenir.

Yorumunuz yönetici onayından sonra görünür olacaktır.

Diğer Köşe Yazıları

24 Temmuz 2026

Barışın ve Umudun “Yeni” Yolu

Bir ülkede gerçekten barış istenip istenmediğini anlamanın en güvenilir yolu, silahların sustuğu günlerde devletin ve siyasetin ne yaptığına bakmaktır.

10 Temmuz 2026

“Demokratik Despotizm”

Demokrasinin Sessiz Ölümünde Sessiz Kalmak mı, Bir Yerden Başlamak mı? “Demokratik halklar özgürlüğü kaybetmeden önce, onu kendi elleriyle devlete teslim ederler.” Alexis de Tocqueville

26 Haziran 2026

TARIHIN NEHRI AKIYOR ; Dipten Gelen Dalga

İlya Ehrenburg’un 1930’lardan 1950’lere uzanan devasa üçlemesini (Paris Düşerken, Fırtına, Dipten Gelen Dalga) okuyanlar bilir: (gençlik yıllarımda okumuştum yaşadığımız bugünün Türkiyesi bana bu eseri yeniden hatırlattı ve buradan çıkışın ilhamını da verdi )