Köşe Yazısı

“Demokratik Despotizm”

Demokrasinin Sessiz Ölümünde Sessiz Kalmak mı, Bir Yerden Başlamak mı? “Demokratik halklar özgürlüğü kaybetmeden önce, onu kendi elleriyle devlete teslim ederler.” Alexis de Tocqueville

Mustafa Cinkılıç 598 okunma
“Demokratik Despotizm”

Fransız düşünür Alexis de Tocqueville, 1831 yılında Amerika’ya cezaevlerini incelemek üzere gönderildiğinde, belki de modern demokrasinin geleceğini yazacağını kendisi de bilmiyordu. Dönüşünde kaleme aldığı Amerika’da Demokrasi Üzerine adlı dev eser, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından 2026 yılında Hasan Ali ne Yücel Klasikler Dizisi kapsamında tam metin olarak Türkçeye yeniden kazandırıldı.

Ancak bin sayfayı aşan bu iki ciltlik külliyatın gözünü korkutmasını istemeyenler için çok rafine bir alternatif daha var: Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Klasikler dizisinden çıkan, sadece 120 sayfalık “Demokratik Despotizm”derlemesi. Orijinal eserin özünü ve bugünü doğrudan ilgilendiren bölümlerini bir araya getiren bu sarsıcı kitap, içinden geçtiğimiz günleri anlamak bize yol göstermeye devam ediyor…

Yaklaşık iki yüz yıl önce yazılmış olmasına rağmen bu metin bugün yalnızca Amerika’yı değil, demokrasi iddiasındaki bütün ülkeleri anlamaya yarayan en güçlü siyaset klasikleri arasında yer alıyor.

Tocqueville’in en çarpıcı uyarılarından biri, diktatörlüklerin her zaman tanklarla, darbelerle ya da açık zorbalıkla gelmeyeceğidir. Bazen despotizm; seçimleri kaldırmadan,

meclisi kapatmadan,

anayasayı askıya almadan da yerleşebilir.

İnsanlar sandığa gitmeye devam ederken, özgürlük yavaş yavaş ve hissettirilmeden toplumun kılcal damarlarından çekilir. Tocqueville bu süreci “demokratik despotizm” olarak tanımlar.

Bugün Türkiye’nin yaşadığı tartışmalar da tam bu noktada düğümlenmektedir.

Yirmi beş yıldır aynı siyasal anlayışın ülkeyi yönetmesi, başlangıçta 3Y diye formüle edilen; yasaklarla, yoksunlukla ve yolsuzlukla mücadele diye başlamışken , zamanla tam tersi bir tablonun ortaya çıkması.

Yasakların azalmadığı, yoksulluğun derinleştiği, yolsuzluk iddialarının gündemden düşmediği bir ortamda yeni hikayeler ve vizyon ortaya koyamayan iktidarın doğal refleksi artık sorunları çözmekten çok iktidarını korumaya yönelmiş görünmektedir.

Tocqueville’in en büyük korkusu da buydu. Çünkü ona göre uzun süre denetlenmeyen iktidar, zamanla devleti kendisiyle özdeşleştirir. Devleti korumak ile iktidarı korumak arasındaki çizgi silinir.

O noktadan sonra hukuk, adalet dağıtan bağımsız bir kurum olmaktan uzaklaşarak siyasal mücadelenin aracına dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.

2024 yerel seçimleri Türk siyasetinde önemli bir dönüm noktası oldu. İktidar partisinin ilk kez ikinci parti konumuna düşmesi, muhalefetin özellikle büyükşehirlerde önemli başarı elde etmesi ve ardından başlayan cumhurbaşkanlığı tartışmaları siyasal rekabeti yeni bir aşamaya taşıdı.

Tam da bu süreçte başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere çok sayıda muhalefet partili belediye hakkında soruşturmalar, gözaltılar ve tutuklamalar kamuoyunun gündemine yerleşti.

Elbette hukuk devletinde suç işlendiğine dair kuvvetli deliller varsa herkes yargılanabilir; kamu görevi hiç kimseye dokunulmazlık sağlamaz. Ancak aynı hukuk devleti, soruşturmaların siyasal rekabetten bağımsız yürütüldüğüne toplumun da inanmasını gerektirir.

Sorun tam da burada başlamaktadır.

Kamuoyunda, hakkında ağır suçlamalar bulunan bazı siyasetçilerin iktidar saflarına katıldıktan sonra haklarındaki tartışmaların gündemden düştüğü, buna karşılık muhalefette kalan isimlere yönelik yargısal süreçlerin yoğunlaştığı yönünde güçlü bir algı oluşmaktadır.

Bu algının doğru ya da yanlış olması kadar, oluşmuş olması da hukuk devleti açısından ciddi bir sorundur. Çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yerleşik içtihadının da ısrarla vurguladığı gibi, adalet yalnızca tarafsız olmak zorunda değildir; aynı zamanda tarafsız da görünmek zorundadır.

Ancak demokrasimizde yaşanan aşınmayı yalnızca iktidarın uygulamalarıyla açıklamak da eksik olur.

Bugün hemen her siyasi partide dürüst, namuslu, ilkeli, bilgili ve ülkesine samimiyetle hizmet etmek isteyen insanlar bulunduğuna inanıyorum. Farklı siyasi görüşlerden birçok dostum var ve onların ortak kaygılarının birbirine ne kadar benzediğini görüyorum. Ne var ki bu insanlar çoğu zaman parti yönetimlerinde, karar mekanizmalarında ya da milletin önüne çıkan kadrolar içinde kendilerine yer bulamıyor.

Çünkü parti içi demokrasi zayıfladığında liyakatin yerini sadakat, fikir üretmenin yerini biat, ortak aklın yerini dar kadroların tercihleri alıyor.

Kamuoyunda da siyasal yükselişin çoğu zaman bilgiye, emeğe ve toplumsal karşılığa değil; güçlü ilişkilere sahip olmaya, birilerinin desteğini almaya ya da çeşitli çıkar ağlarının parçası olmaya bağlı olduğu yönünde yaygın bir kanaat oluşmuştur . Bu kanaatin toplumda karşılık bulması, sisteme ve demokrasiye duyulan güveni kökünden zedeliyor.

Oysa demokrasi yalnızca seçimlerin adil yapılması değildir. Demokratik kültürün önce siyasi partilerin kendi içinde başlaması gerekir. Kendi içinde adaleti, eleştiriyi ve liyakati yaşatamayan partilerin ülkeye daha demokratik bir gelecek vaat etmeleri bu nedenle inandırıcı olmuyor.

Bu eleştirim, -dikkat edilirse- herhangi bir siyasi partiye yönelik değil, hangi parti olursa olsun demokrasiyi zayıflatan bu anlayışın kendisidir.

Çünkü iktidarlar değişebilir; ancak değişmeyen siyasal alışkanlıklar varsa, aynı sorunlar yalnızca farklı aktörlerle yeniden sahnelenir.

Tocqueville, bağımsız yargıyı ve güçlü sivil toplumu demokrasinin sigortası olarak görüyor. Ona göre iktidarı sınırlayan kurumlar zayıfladığında, siyasal iktidar yalnızca seçimleri değil, devletin bütün mekanizmalarını da kontrol etmeye başlar.

O zaman demokrasi şeklen yaşamaya devam eder; fakat özgürlük sessizce ölür.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı yeni bir anayasa değil , yeni kutuplaşmalar değil; Beğenelim ya da beğenmeyelim, başta anayasa olmak üzere yazılı hukuk kurallarının herkesi bağlayacağına, hukukun herkese eşit uygulandığına, liyakatin sadakatten üstün tutulduğuna ve siyasetin yeniden ahlaki bir zeminde yapılabileceğine dair güvenin yeniden inşa edilmesidir.

Hukuk iktidarın dostlarına başka, muhaliflerine başka uygulanıyorsa; siyaset de yalnızca belli çevrelerin yükselmesine imkan tanıyorsa, demokrasi yalnızca kurumlarını değil, ruhunu da kaybetmeye başlar.

Tocqueville’in yaklaşık iki yüz yıl önce yaptığı uyarı bugün de güncelliğini koruyor. Bir ülkenin demokrasisi yalnızca seçim sandığıyla değil; bağımsız mahkemeleriyle, özgür basınıyla, güçlü sivil toplumuyla, parti içi demokrasiyle ve iktidarın da muhalefetin de hukukla bağlı olduğuna duyulan inançla ayakta kalır.

İktidarlar gelir, gider. Partiler yükselir, düşer. Hiçbir siyasal güç sonsuza kadar sürmez. Ama hukuk bir kez zedelenirse onu yeniden inşa etmek, seçim kazanmaktan çok daha uzun yıllar alır.

Türkiye çok partili yaşama geçerken, Köy Enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç’a atfedilen ve öğrencileri tarafından aktarılan şu değerlendirme, bugün de üzerinde düşünmeye değer bir uyarı niteliğindedir:

“Demokrasinin iki çeşidi vardır. Biri zor ve gerçek olanı, öbürü de kolayı, oyun olanı… Topraksızı topraklandırmadan, işçinin durumunu güvence altına almadan, halkı gerçek bir eğitimden geçirmeden demokrasi kurulamaz. Bu zor demokrasidir ama gerçek demokrasidir.

Öteki ise kağıt ve sandık demokrasisidir. Okuma yazma bilsin bilmesin, toprağı olsun olmasın, demagojiyle serseme çevrilen halk sandığa gidip elindeki kağıdı atar; böylece kendi kendini yönetmiş sayılır. Bu oyundur, kolaydır. Amerika bu demokrasiyi yayıyor işte. Biz demokrasinin kolayını seçtik; daha çok şeyler göreceğiz.”

Aradan yaklaşık seksen yıl geçti.

Bugün dönüp geriye baktığımızda görüyoruz ve anlıyoruz ki gerçek demokrasi yalnızca sandıkla kurulmuyor .

Onu yaşatan; hukuk, eğitim, liyakat, hesap verebilirlik ve her şeyden önemlisi, siyaseti bir çıkar alanı değil, bir kamu hizmeti olarak gören ahlaki anlayıştır.

Evet , sandık demokrasinin ön koşuludur ve demokrasiyi başlatır; ama onu yaşatacak olan, hukukun üstünlüğü ve erdemli insanların yönetime gelebilmesini sağlayan mekanizmaların bulunduğu demokratik kültürdür.

Peki, bugünün Türkiye’sinde, gerçekten bir hukuk devleti olduğumuza demokrasi kültürümüzün olduğuna siz inanıyor musunuz?

Cevabınız evetse, bir şey yapmanıza gerek yok böyle yaşamaya devam …Ama cevabınız hayırsa, yeniden geçmişin bilgi ve birikimi ile daha güçlü olarak bir yerden başlamalı…

Yazar

Mustafa Cinkılıç

Avukat

Okur Görüşleri

Yorumlar (0)

Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz gönderin.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmaz. Tüm yorumlar yayınlanmadan önce incelenir.

Yorumunuz yönetici onayından sonra görünür olacaktır.

Diğer Köşe Yazıları

24 Temmuz 2026

Barışın ve Umudun “Yeni” Yolu

Bir ülkede gerçekten barış istenip istenmediğini anlamanın en güvenilir yolu, silahların sustuğu günlerde devletin ve siyasetin ne yaptığına bakmaktır.

26 Haziran 2026

TARIHIN NEHRI AKIYOR ; Dipten Gelen Dalga

İlya Ehrenburg’un 1930’lardan 1950’lere uzanan devasa üçlemesini (Paris Düşerken, Fırtına, Dipten Gelen Dalga) okuyanlar bilir: (gençlik yıllarımda okumuştum yaşadığımız bugünün Türkiyesi bana bu eseri yeniden hatırlattı ve buradan çıkışın ilhamını da verdi )