Köşe Yazısı

Barışın ve Umudun “Yeni” Yolu

Bir ülkede gerçekten barış istenip istenmediğini anlamanın en güvenilir yolu, silahların sustuğu günlerde devletin ve siyasetin ne yaptığına bakmaktır.

Mustafa Cinkılıç 249 okunma
Barışın ve Umudun “Yeni” Yolu

Çünkü savaş zamanlarında güvenlik politikalarının öne çıkması anlaşılabilir. Asıl sınav, çatışmaların sona ermesi için tarihi fırsatlar doğduğunda siyasi iktidarın nasıl politikalar ürettidir.

 Türkiye son iki yıla yaklaşan süreçte uzun yıllardır görülmeyen gelişmelere tanıklık etti. Silahlı mücadelenin sona erdirilmesine yönelik çağrılar yapıldı, örgütün feshedildiği açıklandı, sembolik silah bırakma görüntüleri kamuoyuna yansıdı, TBMM’de komisyon kuruldu, farklı siyasi aktörler arasında temaslar başladı.

 Şiddetin sona ermesini isteyen herkes için bunlar umut verici gelişmelerdir.

 Ancak barış yalnızca silahların susması değildir.

 Barış, aynı zamanda demokrasinin konuşmaya başlamasıdır.

 İşte tam da bu noktada cevap bekleyen sorular ortaya çıkıyor.

Zira, süreç diye adlandırılan bu dönemde muktedirden başka kimse ne olacağını bilmiyor. Aktör diye ortada dolananların da aslında figüran olduğunu anlıyoruz. Çünkü zaman zaman onlar da ortaya çıkıp bir şeylerin yapılacağından edileceğini dem vuruyorlarsa da neyin yapılıp neyin edileceği konusunda onlar da bir şey bilmiyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanı Numan Kurtulmuş bir çerçeve yasa çıkacağı konusunda parti ziyaretleri yapıyor bugünlerde. Ancak çerçeve yasanın çerçevesi bile açıklanmıyor.

Doğal olarak da süreç hakkında toplumda bir umut, bir heyecan dalgası görülmüyor.

 Eğer gerçekten yeni bir dönem başlıyorsa demokratik siyaset alanı neden aynı ölçüde genişlemiyor?

 Neden seçilmiş belediyelere yönelik kayyum uygulamaları sürüyor?

 Neden seçimle gelen yerel yöneticiler hakkında yürütülen yargısal süreçler toplumun önemli bir kesiminde siyasetin yargı eliyle daraltıldığı düşüncesini güçlendiriyor?

Neden iktidara mensup belediyelerde hiçbir soruşturma kovuşturma yürütülmez ve belediye başkanları tutuklanmazken muhalefet özellikle de Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanları teker teker tutuklanıyor?

 Bu sorular yalnızca muhalefetin değil, barış isteyen herkesin ortak sorularıdır.

 Yalnızca bizim ülkemizde silahlı çatışma, terör eylemleri ve buna bağlı can kayıpları olmadı. Dünyanın bir çok ülkesinde de benzer sorunlar yaşandığında nasıl çözüldüğünü incelemek gerekir.

 Bilinen birkaç örneğe değineyim;

 Kuzey İrlanda’da IRA silah bırakırken siyasal temsil güçlendirildi. Polis teşkilatından yerel yönetime kadar birçok kurum yeniden yapılandırıldı.

 İspanya’da ETA’nın silahsızlanma sürecinde demokratik siyaset alanı açık tutuldu.

 Kolombiya’da ise FARC deneyimi gösterdi ki, insanlar hukuk içinde kendilerine yer bulamazlarsa çatışmalar farklı biçimlerde yeniden üretilebiliyor.

 Bu nedenle çatışma çözümü literatürü yalnızca silahsızlanmadan söz etmez; silahlı yapıların tasfiyesini ve bireylerin demokratik topluma yeniden kazandırılmasını da barışın ayrılmaz parçası kabul eder.

 Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan da tam olarak budur.

 Silahların susması kadar hukukun konuşması…

 Korkuların azalması kadar özgürlüklerin çoğalması…

 Tam da böyle bir dönemde Türkiye siyasetinde dikkat çekici başka bir gelişme yaşandı.

 Cumhuriyet Halk Partisi’nde yaşanan mutlak butlan kararının ardından ortaya çıkan yönetim anlayışı, parti içinde yeni tartışmaları beraberinde getirdi. Olağanüstü kurultay taleplerinin karşılıksız kalması, parti içi demokratik mekanizmaların işletilmediğine ilişkin eleştiriler ve kendisini dışlanmış hisseden geniş bir siyasal kitlenin yeni arayışlara yönelmesi, sonunda yeni bir siyasi oluşumun doğmasına zemin hazırladı.

 Lozan Antlaşması’nın kabulünün yıl dönümünde, sade ama güçlü bir isimle “Yeni Parti”nin kuruluş başvurusunun çok sayıda milletvekilinin imzasıyla yapılması, yalnızca yeni bir partinin kuruluşu olarak değil, siyasetin yeniden nefes alma arayışının sembolü olarak da okunacaktır.

 Demokrasi tam da budur.

 İnsanlar mevcut yapılarda kendilerini ifade edemiyorlarsa yeni yollar ararlar.

 Yeni sözler söylerler. Yeni umutlar üretirler.

 Ben de uzun yıllar gönül verdiğim Cumhuriyet Halk Partisi’nden e-Devlet üzerinden ayrılan binlerce yurttaştan biri oldum.

 Bu bir kırgınlığın değil, demokrasinin yaşaması gerektiğine olan inancın sonucudur.

 Çünkü demokrasi, yalnızca seçim kazanmak değildir.

 Demokrasi, farklı düşüncelerin yaşayabildiği, eleştirinin ihanet sayılmadığı, parti içi iradenin de millet iradesi kadar değer gördüğü bir siyasal kültürdür.

 Barış da ancak böyle bir iklimde kalıcı olabilir.

 Montesquieu, “Özgürlük, kanunların izin verdiği her şeyi yapabilme hakkıdır.” der.

 Hannah Arendt ise siyasal düzenlerin zorla değil, meşruiyetle ayakta kaldığını hatırlatır.

 Bu iki cümle bugün Türkiye’nin önündeki yolu özetlemektedir.

 Eğer gerçekten yeni bir sayfa açılacaksa, bu sayfa yalnızca silahların bırakılmasıyla değil, hukukun üstünlüğünün güçlenmesiyle, bağımsız yargının güven vermesiyle, ifade özgürlüğünün genişlemesiyle, yerel demokrasinin korunmasıyla ve siyasetin üzerindeki baskıların kalkmasıyla anlam kazanacaktır.

 Bütün bunlara rağmen umutsuz olmak için hiçbir neden görmüyorum.

 İnsanlık tarihi, en karanlık dönemlerin ardından açılan yeni yolların tarihidir.

 Nelson Mandela’nın dediği gibi, “Her şey gerçekleşene kadar imkansız görünür.”

 Yeter ki insanlar barıştan, özgürlükten ve demokrasiden vazgeçmesin.

 Yeter ki farklı düşünenler birbirlerini düşman değil, aynı ülkenin eşit yurttaşları olarak görebilsin.

 Mutlaka bir yol bulunur. Mutlaka yeni yollar açılır.

 Çünkü umut, beklemek değildir; umut, mücadele etmektir.

 İnsanlık daha güzel bir gelecek için mücadele ettikçe, daha güzel günler mutlaka gelecektir.

 Gerçek barış yalnızca dağların sessizleşmesi değildir.

 Gerçek barış; meydanların özgürleşmesi, sandığın anlam kazanması, mahkemelerin güven vermesi ve yurttaşın devlete korkuyla değil güvenle bakabilmesidir.

Engellenmek istenen siyasal düşünceler, önü kesilmek istenen demokratik atılımlar bugün olduğu gibi kendisine “ yeni” bir yol bularak akmaya devam eder.

Silaha değil, karşılıklı konuşmaya, birbirimizi anlamaya dinlemeye ihtiyacımız var.

 Barışın gerçek dilinin demokrasi olduğu unutulmamalıdır.

Demokrasinin alfabesi ise hukukun üstünlüğü, insan hakları ve ortak geleceğe duyulan sarsılmaz umuttur.

Yazar

Mustafa Cinkılıç

Avukat

Okur Görüşleri

Yorumlar (0)

Henüz onaylanmış yorum yok. İlk yorumu siz gönderin.

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmaz. Tüm yorumlar yayınlanmadan önce incelenir.

Yorumunuz yönetici onayından sonra görünür olacaktır.

Diğer Köşe Yazıları

10 Temmuz 2026

“Demokratik Despotizm”

Demokrasinin Sessiz Ölümünde Sessiz Kalmak mı, Bir Yerden Başlamak mı? “Demokratik halklar özgürlüğü kaybetmeden önce, onu kendi elleriyle devlete teslim ederler.” Alexis de Tocqueville

26 Haziran 2026

TARIHIN NEHRI AKIYOR ; Dipten Gelen Dalga

İlya Ehrenburg’un 1930’lardan 1950’lere uzanan devasa üçlemesini (Paris Düşerken, Fırtına, Dipten Gelen Dalga) okuyanlar bilir: (gençlik yıllarımda okumuştum yaşadığımız bugünün Türkiyesi bana bu eseri yeniden hatırlattı ve buradan çıkışın ilhamını da verdi )