MADEN Mİ ORMAN MI?
Madenler elbette bir ihtiyaçtır ve çıkarılacaktır. Ancak doğa, madenlerden çok daha önemlidir. Çünkü doğanın dengesi bozulursa, biz insanların dahi yaşama şansı ortadan kalkar. Bu kadar açık ve nettir.
MADEN Mİ ORMAN MI?
Dünyamız milyarlarca yıl önce Güneş’ten koptuğu andan bugüne kadar sürekli bir başkalaşım içindedir. Bu başkalaşım sürecinde yerkabuğunun altında insanların kullanabileceği birçok maden çeşidi oluşmuştur. İnsanlık tarihinin her döneminde madenlere ihtiyaç duyulmuş, insanlık çoğaldıkça ve geliştikçe bu ihtiyaç da artmıştır.
Madenler genelde toprak altında bulunduğu için, bu madenlerin çıkarılması ve kullanılır hale getirilmesi doğal olarak bir maliyet gerektirir. Daha önemlisi ise şudur: Bu süreçte doğaya verilen zarar çoğu zaman “kaçınılmaz” denilerek görmezden gelinmektedir.
Madenler elbette bir ihtiyaçtır ve çıkarılacaktır. Ancak doğa, madenlerden çok daha önemlidir. Çünkü doğanın dengesi bozulursa, biz insanların dahi yaşama şansı ortadan kalkar. Bu kadar açık ve nettir.
Bu nedenle madenler çıkarılırken doğanın en az etkileneceği ve verilen zararın gerçekten telafi edileceği bir üretim anlayışı zorunluluktur. Aksi halde yapılan iş, üretim değil tahribattır.
Geçmişten günümüze baktığımızda, güçlü ülkelerin çoğunlukla kendi madenlerinden ziyade, sömürge altına aldıkları ya da ekonomik olarak bağımlı hale getirdikleri ülkelerin madenlerini işlettikleri görülmektedir. Bunun amacı oldukça açıktır:
Kendi kaynakları tükenmesin, kendi doğaları zarar görmesin.
Çünkü madenler sınırlıdır. Bir gün mutlaka tükenecektir.
Kısa vadede akıllıca gibi görünen bu yaklaşım, uzun vadede büyük bir yanılgıdır. Dünya bir bütündür. Bir yerde bozulan doğal denge, er ya da geç herkesi etkiler. Nitekim Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve tüm dünyayı etkisi altına alan COVID-19 pandemisi bunun en somut örneklerinden biridir.
Cumhuriyet öncesinde ülkemizdeki madenlerin önemli bir bölümü yabancılar tarafından işletilmekteydi. Bu durum sadece ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda doğanın hoyratça talan edilmesi anlamına geliyordu.
Cumhuriyet’in ilanından sonra bu tablo değiştirilmiş, madenler devlet kontrolüne alınmıştır. 1935 yılında çıkarılan 2804 sayılı Maden Tetkik ve Arama Kanunu ve 2805 sayılı Etibank Kanunu ile madencilik faaliyetleri planlı ve kontrollü bir yapıya kavuşturulmuştur.
Daha sonra yürürlüğe giren 3213 sayılı Maden Kanunu (1985) ile bu faaliyetler kurallara bağlanmıştır.
Cumhuriyet’in kuruluşundan 2000’li yılların başına kadar geçen yaklaşık 80 yıllık süreçte verilen maden ruhsatı sayısı 1.000–1.500 bandında kalmıştır.
Ancak özellikle 2004 yılında 5177 sayılı Kanun ile yapılan değişikliklerden sonra ruhsatlandırma adeta kontrolden çıkmış; bugün verilen ruhsat sayısı 300.000’in üzerine dayanmıştır.
Bu sadece bir artış değildir.
Bu, ölçüsüzlüktür.
Burada ormancılıktan bir örnek vermek istiyorum.
Ormanlarda bulunan ağaçlar idare müddetini doldurduktan sonra kesilir ve alan yeniden ağaçlandırılır. Buna ormancılıkta gençleştirme denir.
1990’lı yılların sonuna kadar gençleştirme alanları 100 hektara kadar çıkabiliyordu. Ancak ormanın sadece ağaçtan ibaret olmadığı; içinde yüzlerce bitki türü, böcek ve yaban hayvanının yaşadığı bir ekosistem olduğu gerçeği dikkate alınarak, Orman Genel Müdürlüğü bu alanları 10–15 hektar ile sınırlandırmıştır.
Amaç nettir:
Ekosisteme verilen zararı minimize etmek.
Peki aynı hassasiyet madencilikte var mı?
Ruhsat sayısı bu kadar artmışken, denetim aynı oranda artmış mıdır?
Saha genişlerken kontrol güçlenmiş midir?
Bu soruların cevabı maalesef ortadadır.
Nitekim ülkemizde yaşanan büyük maden kazaları bunun acı göstergesidir.
2014 yılında Soma’da 301 madencimizin hayatını kaybetmesi,
2022 yılında Bartın Amasra’da 41 madencimizin hayatını kaybetmesi,
Zonguldak’ta tekrar eden maden kazaları,
2024 yılında Erzincan İliç’te meydana gelen ve işçilerin tonlarca toprağın altında kaldığı facia…
Bunlar “kaza” değildir.
Bunlar ihmaller zincirinin sonucudur.
Elbette kazalar dünyanın her yerinde olur. Ama teknoloji gelişirken, bilgi artarken, denetim mekanizmaları güçlenmesi gerekirken ölümler azalmıyorsa, burada ciddi bir yönetim sorunu var demektir.
Özetle;
Madenler çıkarılacaktır, bundan kaçış yoktur.
Ama bu şekilde çıkarılmak zorunda değildir.
Sınırlı olan maden kaynaklarını hoyratça tüketmek,
Doğayı geri dönüşü olmayan şekilde tahrip etmek,
Denetimsizliği kader gibi sunmak
kabul edilemez.
Doğa bir kaynak değil, yaşamın kendisidir.
Maden biter.
Ama yok edilen doğa geri gelmez.
Bu nedenle mesele “maden mi, orman mı?” değildir.
Mesele şudur:
Biz kalkınma adı altında doğayı yok eden bir anlayışı mı savunacağız,
yoksa insan gibi yaşamayı mı seçeceğiz?
Yazar
Vefa Tetik
Emekli Orman Mühendisi