LİYAKAT MESELESİ
Hepiniz her gün görüyor, duyuyor ve hissediyorsunuzdur. Ülkeyi gri bir fon kaplamış; liyakatsizlik.
Nereye baksak aynı tabloyla karşılaşıyoruz.
Gün geçmiyor ki, bir kişinin şu ya da bu tarikata yakın olduğu için, bir başkasının üst düzey bir yöneticinin akrabası olduğu için ya da birilerinin adamı olarak görüldüğü için hak etmediği görevlere getirildiği konuşulmasın.
Gün geçmiyor ki. yüksek puanlar almasına rağmen mülakat adı verilen ve çoğu zaman kendinden olanı seçme mekanizmasına dönüşen uygulamalar nedeniyle gençlerin elendiğine ilişkin haberler çıkmasın.
Yıllarca çalışan, emek veren, sınavlarda başarı gösteren gençlerin umutlarının kırılması, hatta buna dayanamayarak yaşamlarına son vermeleri hepimizin yüreğini yakıyor.
Belki de bugün ülkenin en önemli meselelerinden biri budur.
Çünkü bir ülkede makamlar bilgiye, deneyime ve liyakate göre değil de sadakate, yakınlığa veya siyasi tercihlere göre dağıtılmaya başlandığında yalnızca kurumlar değil, devletin geleceği ve toplumun tamamı zarar görür.
“İşi ehline veriniz. İş ehil olmayana verildiğinde kıyameti bekleyiniz.” şeklinde bir hadis olduğu bilinir ve yetkililerce sık sık dile getir, ama bu hadise göre davranılmaz.
Buradaki kıyameti yalnızca dini anlamda yorumlamak eksik olur.
Toplumsal düzenin bozulması, kurumların çürümesi, adalet duygusunun zedelenmesi ve kamu hizmetlerinin aksaması da bir anlamda toplumsal kıyamettir.
Liyakat, modern yönetim biliminin keşfettiği yeni bir şey değil , İnsanlığın asırlardır bildiği temel bir gerçektir.
Ne var ki bugün ülkenin üzerine çöken o gri liyakatsızlık fonu, bize başka bir gerçeklik dayatıyor.
Kurumların başına getirilen bazı kişiler, yönettikleri alanın uzmanı olmaktan çok belirli çevrelere yakınlıklarıyla öne çıkabiliyor.
Sonra da başarısızlıkların, verimsizliklerin ve kurumsal çöküşlerin neden yaşandığını tartışıyoruz.
Osmanlı’da “Kabahat delide değil, ona zurna çaldırandadır.” diye bir söz varmış.
Gerçekten de sorun çoğu zaman göreve getirilen kişide değil, onu o göreve getiren anlayıştadır. Çünkü yetersiz insan her dönemde bulunabilir.
Asıl mesele, devlet yönetiminin yetersizliği ödüllendirip ödüllendirmediğidir.
Liyakat ortadan kalktığında yalnızca kurumlar zarar görmez.
Bilgili, becerikli ve olağan süreçte yükselme beklentisi olan çalışanların motivasyonu düşer. Başarılı insanlar sistemden uzaklaşır.
Gençler emek vererek yükselmenin mümkün olmadığına, bir makama gelebilmek için mutlaka birilerinin himayesine ihtiyaç duyulduğuna inanmaya başlar.
Toplumun adalet duygusu zedelenir. Devlete olan güven azalır. Sonunda en büyük kaybı ülke yaşar.
Bu nedenle liyakat yalnızca bir yönetim tekniği değildir. Liyakat aynı zamanda bir adalet meselesidir.
Hak edenin hak ettiği yere gelmesi, emeğin karşılığını bulması ve kamusal görevlerin ehil ellere teslim edilmesi adaletin temel şartlarından biridir.
Ancak bu mücadele yalnızca siyasetçilerin veya yöneticilerin omuzlarına bırakılamaz.
Onlara bırakıldığında ortaya çıkan tabloyu uzun yıllardır görüyor ve yaşıyoruz.
Demokratik toplumlarda sivil toplum örgütleri, meslek kuruluşları, sendikalar, akademik çevreler ve yurttaşlar da kamu yönetiminin doğal denetçileridir.
Çünkü liyakatsiz atamaların bedelini yalnızca kurumlar değil, yukarıda ifade ettiğim gibi bütün toplum ödüyor.
Ehliyetsiz bir yönetici bir kurumu çökertir; çöken kurum ise vatandaşın adalete, eğitime, sağlığa, güvenliğe ve geleceğe olan güvenini sarsar.
Bu nedenle sivil toplumun görevi yalnızca yanlışları eleştirmek değildir.
Aynı zamanda doğruyu işaret etmek, ehliyeti savunmak, şeffaflığı talep etmek ve kamu görevlerine yapılacak atamalarda liyakat ilkesinin uygulanmasını istemektir.
Bir gün ben de yararlanabilirim düşüncesiyle ya da çeşitli korkular nedeniyle ortaya çıkan sessizlik, çoğu zaman liyakatsizliğin en büyük destekçisidir.
Oysa toplum adına söz söyleyen her kurumun, her meslek örgütünün ve her yurttaşın şu soruyu sorması gerekir:
“Bu göreve getirilen kişi gerçekten bu görevin gerektirdiği bilgiye, deneyime ve birikime sahip midir?”
Eğer bu soru sorulmazsa, yarın ortaya çıkacak başarısızlıkların sorumluluğu yalnızca atayanların değil, susanların da omuzlarında olacaktır.
Yıllardır hafızalarda yer eden ve İsmet İnönü’ye atfedilen bir söz vardır:
“Bir memlekette namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça kurtuluş yoktur.”
Bugün bu sözü liyakat açısından yeniden düşünmek gerekiyor.
Çünkü liyakat; daha güçlü kurumlar, daha kaliteli eğitim, daha etkin sağlık hizmetleri, daha bağımsız bir yargı ve daha güvenli bir gelecek demektir.
Bu nedenle çağrımız; bütün meslek örgütlerine, sendikalara, derneklere, vakıflara, demokratik kitle örgütlerine ve duyarlı yurttaşlaradır:
Kamu görevlerine yapılan atamaları izleyin. Şeffaflık talep edin. Liyakati savunun. Ehliyetsizliğe, kayırmacılığa itiraz edin.
Çünkü çocuklarımıza bırakacağımız ülkenin kalitesi, bugün makamları kime emanet ettiğimize bağlıdır.
Bir ülkenin geleceği; görevlerin kimlere verildiğiyle, makamların hangi ölçütlere göre dağıtıldığıyla ve emeğin ne ölçüde karşılık bulduğuyla şekillenir.
Bu ölçünün tek adı vardır o da ; liyakat.
Bunları görüp ses çıkarmıyorsak, bulunduğumuz ortamdan başlayarak itiraz etmiyor ve sesimizi yükseltmiyorsak; büyük şair Nazım Hikmet’in yıllar önce yaptığı o uyarıyı da hatırlamak gerekir:
“Kabahat senin, demeğe de dilim varmıyor ama, kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”
Çünkü liyakatsizlik yalnızca atayanların cesaretiyle değil, ona sessiz kalanların suskunluğuyla da büyür.
Yazar
Mustafa Cinkılıç
Avukat