Köşe Yazısı

FARKINDA OLMADAN, EN SAMİMİ DUYGULARLA BİLE OLSA AKIŞA KAPILIP ZALİMDEN YANA SAVRULMAMAK GEREKİR

Bugün Türkiye’de insanlar yalnızca ekonomik krizden, hayat pahalılığından ya da günlük siyasetin sert dilinden yorulmuyor.

Mustafa Cinkılıç 328 okunma
FARKINDA OLMADAN, EN SAMİMİ DUYGULARLA BİLE OLSA AKIŞA KAPILIP ZALİMDEN YANA SAVRULMAMAK GEREKİR

Asıl yorgunluk; adalet duygusunun aşınmasından, hukuka olan inancın zedelenmesinden ve toplumun giderek birbirine yabancılaştırılmasından kaynaklanıyor. Çünkü bir ülkede hukuk, herkesi koruyan ortak bir çatı olmaktan çıkarsa; geriye yalnızca güçlünün sesi kalır.

Uzun zamandır Türkiye’de ciddi bir siyasal ve ahlaki çürüme yaşanıyor. Dün başka şey söyleyip bugün tam tersini yapan siyasetçiler, partiler arasında ilkesiz geçişler, belediyelerde ya da kamu kurumlarında ortaya çıkan yolsuzluk iddiaları, toplumun siyasete duyduğu güveni her geçen gün biraz daha eritiyor. İnsanların temiz, tutarlı ve ahlaklı bir siyaset istemesi son derece haklıdır. Hatta bu, demokratik toplum olmanın en doğal talebidir.

Fakat tam da burada çok kritik bir eşik vardır:

Bir toplum bazen haklı öfkesiyle yanlış bir yere savrulabilir.

Çünkü öfke, eğer ilkeye değil sadece tepkiye dayanıyorsa, insanı farkında olmadan otoriterliğin değirmenine su taşıyan bir noktaya sürükleyebilir.

Bugün Türkiye’de tam da böyle tehlikeli bir eşikte duruyoruz.

Çünkü artık mesele yalnızca “kim daha temiz siyaset yapıyor” meselesi değildir.

Bir ülkede iktidar Anayasa’yı fiilen askıya alıyorsa…

Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımıyorsa…

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamıyorsa…

Yargıyı bağımsız bir erk olmaktan çıkarıp siyasal gücün aparatına dönüştürüyorsa…

Gazeteciler, öğrenciler, siyasetçiler, sendikacılar ve yurttaşlar üzerindeki baskıyı olağan hale getiriyorsa…

Muhalefeti sandıkta yenmek yerine soruşturma, tutuklama ve medya gücüyle etkisizleştirmeye çalışıyorsa…

orada artık yalnızca siyasal rekabetten söz edemeyiz.

Orada mesele doğrudan doğruya rejimin demokratik niteliği meselesidir.

Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir. Sandığın anlamlı olabilmesi için hukuk gerekir, ifade özgürlüğü gerekir, bağımsız yargı gerekir, eşit yurttaşlık gerekir. Bunlar yoksa seçimler sadece şeklen var olur; ruhunu kaybeder.

Bugün Türkiye’de yaşanan tam da budur.

Daha da çarpıcı olan şudur:

Dün “vatan haini”, “terörist”, “faşist”, “bölücü”, “dış güçlerin adamı” denilen insanların, iktidarla yan yana geldikleri anda birden “makbul vatandaş” ilan edilmeleri bile bize meselenin ilkesel olmadığını açıkça göstermektedir.

Çünkü mesele gerçekten demokrasi, hukuk ya da ahlak olsaydı; kişilere göre değişen bu siyasi etiketler bu kadar kolay dönüşmezdi.

Mesele; her şart altında iktidarı elde tutma meselesidir.

Nitekim Türkiye’de yıllardır konuşulan ama bir türlü çıkarılmayan “Siyasi Ahlak Yasası” bunun en somut örneklerinden biridir. Sayın Ahmet Davutoğlu’nun başbakanlığı döneminde gündeme getirdiği bu düzenleme, siyaset-finans ilişkilerinin denetlenmesini ve kamu görevinin etik ilkelerle sınırlandırılmasını hedefliyordu. Ancak o süreçte iktidar çevrelerinden yükselen “Bu yasa çıkarsa il ve ilçe başkanı bulamayız” sözleri aslında Türkiye’deki çürümenin nasıl kanıksandığını göstermesi bakımından son derece ibretlikti.

Eğer gerçekten amaç temiz toplum olsaydı;

Sayıştay raporları etkisizleştirilmezdi.

“Nereden buldun?” yasası kaldırılmazdı.

Kamu ihaleleri istisnalarla delinmezdi.

Devlet kadrolarında liyakat yerine sadakat esas alınmazdı.

Dolayısıyla bugün yaşanan şey yalnızca muhalefeti eleştirme meselesi değildir.

Devletin bütün imkânlarını elinde tutan bir iktidarın, bu gücü toplumu baskı altında tutmak için kullanma meselesidir.

Elbette muhalefetin yanlışları vardır.

Elbette CHP dahil bütün muhalefet partileri kendi iç muhasebelerini yapmak zorundadır.

Elbette toplumun önüne daha temiz, daha şeffaf ve daha ahlaklı bir siyaset çıkmalıdır.

Fakat bugün “Hepsi aynı” diyerek kurulacak kolaycı denklem, farkında olmadan mevcut baskı düzeninin en büyük dayanağına dönüşmektedir.

Çünkü devletin yargısını, medyasını, kolluğunu, bürokrasisini ve ekonomik gücünü elinde bulunduranlarla; tüm bu baskılar altında siyaset yapmaya çalışanlar aynı koşullarda değildir.

Bu gerçeği görmeden kurulacak her eşitlik, hakikati örtmektedir.

Tarih bize şunu defalarca göstermiştir:

Otoriter rejimler yalnızca kendi taraftarlarının desteğiyle ayakta kalmaz. Muhalefetin dağılması, umutsuzlaşması ve birbirine düşmesiyle güçlenir.

İnsanlar bazen “Ben hiçbir tarafa ait değilim” diyerek kendilerini tarafsız bir yerde gördüklerini düşünürler. Oysa hukukun askıya alındığı dönemlerde tarafsızlık çoğu zaman güçlüden yana sessiz bir kabullenişe dönüşür.

Çünkü baskı düzenleri en çok toplumun ortak vicdanını parçalayarak ayakta kalır.

Bu yüzden bugün ihtiyaç duyduğumuz şey kusursuz insanlar değildir.

Zaten siyasette kusursuz insan da yoktur.

İhtiyacımız olan şey; hukuksuzluk karşısında ortak bir demokratik vicdan oluşturabilmektir.

Ferhan Şensoy’un o unutulmaz cümlesi tam da böyle zamanlar için söylenmiş gibidir:

“Çok faşist bir yağmur yağıyor, galiba büyük bir şemsiyenin altında toplanmanın zamanı geldi.”

Bugün gerçekten de o günlerden geçiyoruz.

Çünkü mesele artık yalnızca bir parti meselesi değildir.

Mesele; insanların korkmadan konuşup konuşamayacağı meselesidir.

Mesele; bir sabah kapısının çalınmasından endişe etmeden yaşayabilme meselesidir.

Mesele; çocuklarımızın hukuk devletinde mi yoksa korku düzeninde mi yaşayacağı meselesidir.

Ve böyle zamanlarda birbirimizin eksiklerine bakarak dağılırsak, otoriterlik kazanır.

“Armudun sapı, üzümün çöpü” diyerek ortak demokratik zemini küçümsersek, toplum nefessiz kalır.

Ama farklılıklarımıza rağmen bir arada durabilirsek…

Birbirimize benzemesek bile birbirimizin hukukunu savunabilirsek…

İşte o zaman demokrasi yeniden nefes almaya başlar.

Çünkü demokrasi bazen tam da budur:

Size hiç benzemeyen insanların bile özgürlüğünü ve hukukunu savunabilecek cesareti gösterebilmek…

Yazar

Mustafa Cinkılıç

Avukat

Diğer Köşe Yazıları

26 Mayıs 2026

“DÜŞKÜN KEMAL”

Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme eliyle verilen ve vicdanları yaralayan o butlan kararı sonrasında, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı koltuğuna polis barikatlarının gölgesinde yeniden oturması, bu ülkenin siyasi hafızasında derin bir yara açtı.

24 Mayıs 2026

"HAİN KEMAL"

Cumhuriyet Halk Partisi Genel merkezi önünde toplanan kitlenin dakikalarca “Hain Kemal” sloganı attıklarını ben de çoğunuz gibi televizyon ekranlarından izledim. ”Halkın umudu Kılıçdaroğlu”ndan “Hain Kemal”e nasıl gelindi? Kılıçdaroğlu üzgünmüş… Bende insanların öfkesini anlamakla birlikte, Kılıçdaroğlu adına üzüldüm.

19 Mayıs 2026

DELİRDİK Mİ, YOKSA ÇÜRÜYOR MUYUZ?

Daha hafızalarımızdan geçen ay Kahramanmaraş’ta bir gencin okulu basıp 11 insanımızı katlettiği, ardından engellenmek istenirken öldürüldüğü o kara gün silinmemişken, dün yanı başımızdan, Mersin/Tarsus’tan gelen acı haberle bir kez daha sarsıldık.