Erken Seçim mi, Ara Seçim mi? Yoksa Anayasa mı Askıda?
Türkiye, uzun süredir derin bir ekonomik dar boğazdan geçiyor. Artık bu tabloyu sadece muhalefet değil, iktidar çevreleri de inkar edemiyor.
Yıllardır vadedilen “tek haneli enflasyon” hedefi çoktan unutuldu. Geldiğimiz noktada Türkiye; Avrupa’nın açık ara üzerinde, dünyada ise en yüksek enflasyona sahip ülkeler arasında. Her seferinde bir bahane üretiliyor: Yağmur yağdı, kuraklık oldu... Şimdi ise "ateşten bir çember içindeyiz" deniliyor. Kuşkusuz küresel ve bölgesel gelişmeler ekonomiyi etkiler ancak bu mazeretler tek başına gerçeği örtmeye yetmiyor.
Çünkü yaşının krizin asıl nedeni ; hukuki güvenliğin zedelenmesi, adalet duygusunun aşınması ve kamu kaynaklarının adaletsiz dağılımıdır.
Bir yanda vergi aflarıyla korunan dar bir kesim, diğer yanda her geçen gün alım gücü eriyen milyonlarca işçi, emekçi ve emekli…
Bu şartlarda “erken seçim” talebinin yükselmesine şaşırmamak gerekir. Zira demokratik toplumlarda seçimle iş başına gelen iktidarlar iyi bir yönetim sergilemedikleri zaman yine seçimle iş başından uzaklaştırılırlar. Olağan seçime kadar dayanma gücü olmayan toplumun “erken seçim” istemesi doğaldır.
Anayasa’ya göre bunun iki yolu var: Ya Cumhurbaşkanı seçimlerin yenilenmesine karar verecek ya da, TBMM beşte üç çoğunlukla (360 vekil) seçimleri yenileme yönünde karar alacak. Mevcut parlamento aritmetiğinde ve iktidarın mevcut tutumunda bu yolun kilitlendiği açık.
Ancak, iktidarın özellikle görmezden geldiği bir başka gerçek var: Anayasa’nın 78. maddesi.
Anayasa’nın bu hükmü nettir; Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinde boşalma olması halinde ara seçim yapılır. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinde boşalma var mı? Var.
“Gündemimizde seçim yok” demek, basit bir siyasi beyan değil, açıkça Anayasa hükmünü uygulamıyorum” anlamına gelir.
Anayasa maddeleri arasında bir hiyerarşi yoktur; anayasanın diğer maddeleri ne kadara bağlayıcıysa , 78. madde de en az diğerleri kadar bağlayıcıdır. Bu hükmü yok saymak, doğrudan bir anayasa ihlalidir.
Peki, bu tıkanıklığı sadece siyasetçilerin mi çözmesini bekleyeceğiz? İşte burada “sivil toplum kuruluşlarının (STK)” hayati rolü devreye giriyor. "Türk tipi cumhurbaşkanlığı hükümet sistemde” yasama, yürütme ve yargı arasındaki denge bozulduğunda, hukukun üstünlüğünü savunacak olan en büyük güç örgütlü toplumdur.
Barolardan, sendikalara, akademik çevrelerden yerel derneklere kadar sivil toplum; sadece yardım yapan değil, aynı zamanda anayasal hakların bekçiliğini yapan bir mekanizma olmalıdır. Anayasa’nın askıya alınmasına karşı toplumsal farkındalığı diri tutmak ve "hak verilmez, alınır" ilkesini demokratik bir bilinçle hatırlatmak sivil toplumun öncelikli görevidir. Sivil toplumun sessiz kaldığı bir iklimde, anayasal ihlaller sıradanlaşır.
Hukuk sadece bugünden ibaret değildir, aynı zamanda bir hafızadır. Tarih bize göstermiştir ki; anayasayı askıya alanlar, gün gelir o askıya aldıkları düzenin altında kalırlar. Meşhur sözde olduğu gibi: “Bugün bozulan kantar, gün gelir kantarı bozanları da tartar.”
Yine de büyük usta Çetin Altan’ın sıkça vurguladığı gibi; “Enseyi karartmamak”gerekir. Tarih asla geriye doğru akmaz. Yollar engebeli, fırtınalar sert olabilir; ama toplumların ileriye gitme azmi her zaman galip gelir.
Etrafınıza bir bakın; kara kışın en sert fırtınasına rağmen kuru dallar yine çiçek açıyor. Bugünlerde o eşsiz Portakal Çiçeği kokusu tüm Adana’yı sarmaya başladı bile. Doğanın bu muazzam dönüşü bize şunu fısıldıyor: Baharın gelişi engellenemez.
Yazar
Mustafa Cinkılıç
Avukat