“DÜŞKÜN KEMAL”
Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme eliyle verilen ve vicdanları yaralayan o butlan kararı sonrasında, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı koltuğuna polis barikatlarının gölgesinde yeniden oturması, bu ülkenin siyasi hafızasında derin bir yara açtı.
Meydanlardan yükselen “Hain Kemal” sloganlarının yanına, sosyal medyada, bu kez çok daha derinden, çok daha sarsıcı başka bir ifade gördüm:
Siz de rastlamışsınızdır.
“Düşkün Kemal…”
Bu paylaşımı yapanlar, bir kısmını yakinen tanıdığım, bu yolun çilesini çekmiş Alevi dostlarım.
Açık söyleyeyim… İlk anda kulağıma son derece hoyrat ve sert geldi. Ve çok da anlamadım.
“Hain” kelimesi, günümüz siyasetinin o kirli, hırçın dili içinde artık sıradanlaşmış bir yaftadan ibaret. Herkes birbirini hainlikle suçluyor; kelime o kadar hoyratça harcandı ki, içi boşaldı, ağırlığı aşındı.
Ama “düşkün” başka bir şey çağrıştırdı bana.
Merak ettim, ansiklopedi sayfalarını karıştırdım, sordum, okudum.
Ve gördüm ki Alevi-Bektaşi geleneğinde “düşkünlük”, sıradan bir dışlama, alelade bir hakaret ya da siyasi bir öfke patlaması değil; çok derin ahlaki ve toplumsal kodları olan bir kurummuş.
Ben Alevi değilim. Ama öteden beri Bektaşi kültürüne, onun insana bakışına, o duru ve esirgeyen diline, insanı merkeze alan anlayışına derin bir yakınlık duyarım. Çünkü Anadolu’nun en kadim vicdan damarlarından birinin, o sessiz ve derinden akan nehirde attığına inanırım.
Üstelik bu yaklaşım yalnızca bir inanç geleneği değil, aynı zamanda evrensel bir felsefi zemindir. İnsanın kendi nefsini sorgulaması, hakikati sadece karşısındakinde değil önce kendisinde araması…
Yani mesele, eylemlerinin arkasına sığındığın hukuki kılıflar değil, o eylemin insanlık vicdanındaki evrensel ağırlığıdır. Bir şeyin hukuken “kitabına uyması”, onun ahlaken doğru olduğu anlamına gelmez.
Belki bugün modern siyasette en çok kaybettiğimiz, unuttuğumuz şey de budur. Oysa özünde siyaset, sadece bir güç devşirme alanı değil; toplumun ortak iyisini, yani adaleti ve erdemi inşa etme sanatıdır.
Felsefi tartışmalar , ve alınan tavırlar insanı erdemli bir davranışa yöneltmiyorsa yolumuzda bir hata var demektir.
Alevilikte “yol” varmış. Ve o yol, sadece ritüellerden ibaret bir ibadet patikası da değilmiş; insanın kamil (olgun) olma arayışıymış.
Alevi anlayışında “düşkün” ilan edilen kişi, yalnızca teknik bir hata yapmış ya da yanlış bir siyasi hamlede bulunmuş biri değil, topluluğun ortak vicdanında güveni sıfırlamış, yoldaşlık hukukunu çiğnemiş, “yolun” ahlakından sapmış kişiymiş.
Bu yüzden Alevi kültüründe düşkünlük yargısı ağırdır; insanı toplumdan fiziken değil, vicdanen koparır.
Ancak, bu ağır ahlaki yargının içinde, modern dünyanın asla anlayamayacağı kadar güçlü ve insani bir ayrıntının da gizli olduğunu gördüm.
Alevi-Bektaşi öğretisinde düşkünlük, sonsuz ve kör bir lanet değildir.
Felsefi bütünlüğü içerisinde “düşkün kaldırma” diye bir iyileşme müessesesi de yaratılmış.
Yani amaç, hata yapanı tamamen yok etmek, linç edip tarihin çöplüğüne fırlatmak değil; kişinin hatasıyla cesurca yüzleşmesi, topluma verdiği zararı idrak etmesi, nefsini arındırması ve yeniden “yola” kabul edilebilecek bir olgunluğa erişmesi…
Bence bu, bugünün acımasız, insanı çiğneyip geçen seküler siyaset dilinden fersah fersah daha insani bir anlayış.
Çünkü modern siyaset artık insanları ikna etmeye ya da kazanmaya değil, imha etmeye programlanmış bir aygıt. Bir insan bir kez hedefe konuldu mu, sosyal medya ve dedikodu mahkemeleri kuruluyor ve ona hiçbir geri dönüş hakkı tanınmıyor. Linç kültürü, insanı bütünüyle yutmak üzerine çalışıyor.
Oysa Anadolu irfanı, en ağır dışlamanın içine bile bir “özeleştiri ve dönüş” ihtimali yerleştirmiş.
Şimdi dönüp CHP içerisinde, iktidar destekli yaşanan bu hüzünlü tabloya baktığımızda kitleler haklı olarak sorguluyor:
Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten sadece kötü bir siyasi taktiğin kurbanı mı oldu? Yoksa hukuk mekanizmasının arkasına gizlenen o iradenin bilerek ve isteyerek bir parçası haline mi geldi?
Bu soru, siyaset biliminin ve tarihin konusudur; tartışılır.
Ama tartışılmayacak bir gerçek varsa o da şudur: Türkiye’de ilk kez milyonlarca insan, ana muhalefet partisinin iradesinin demokratik kurultaylarla değil, mahkeme koridorları ve polis müdahalesi eşliğinde şekillendirilmesine tanıklık ediyor. Ve toplum bu manzaraya sadece hukuki bir usul tartışması olarak değil, sarsıcı bir ahlak krizi olarak da bakıyor.
Belki de bu yüzden o tarihsel hafızaya sahip olanlar “hain” gibi ucuz kelimeleri kullanmıyorlar; “düşkün” diyorlar. Çünkü onların gözünde kırılan, yıkılan, yok sayılan şey bir parti tüzüğü değil; rıza, vicdan ve toplumsal güven köprüsüdür.
Buradaki en can alıcı soru belki de şudur:
İnsan, kendisine yönelen bu kadar kolektif ve ağır bir tepki karşısında sadece kırılmayı, gücenmeyi ve kibrine sığınmayı mı seçer; yoksa dönüp kendi tarihsel sorumluluğunu masaya yatırır mı?
Bence Kemal Bey’in bugün en çok buna kafa yorması gerekiyor. Kendisine yöneltilen bu ağır sıfatlardan rahatsızlık duyması son derece insani bir reflekstir. Ancak Aristoteles’in de işaret ettiği gibi, erdem yalnızca niyetlerde değil, eylemlerin toplumsal sonuçlarında da aranır.
Bazen sadece niyetinizin temiz olması yetmez; ortaya çıkan sonuç kitlelerin adalet duygusunu dinamitliyorsa, orada durup aynaya bakmak gerekir.
Gerçek yüzleşme tam da burada başlar.
Çünkü bizim topraklarımızın mayasında, insanın büyüklüğü hiç hata yapmamasında değil; hatasını görecek bir vicdana, onunla yüzleşecek bir cesarete sahip olmasında saklıdır.
Önümüz Kurban Bayramı…
Temennim odur ki; bu siyasi yapı insanları birbirini sadece yaftalamak, imha etmek ve saf dışı bırakmak için değil; adaleti, rızayı ve doğru yolu yeniden bulabilmek için de konuşmayı becerebilsin.
Çünkü biz, en ağır ahlaki düşüşlerin bile samimi bir helalleşme ve yüzleşmeyle “kaldırılabildiği” bir kültürün mirasçılarıyız.
Herkes için adaletin rehber olduğu, vicdanların kararmadığı, kırgınlıkların yerini sahici bir yüzleşmeye ve barışa bıraktığı, gerçekten bayram gibi bir bayram diliyorum.
Yazar
Mustafa Cinkılıç
Avukat