Köşe Yazısı

DELİRDİK Mİ, YOKSA ÇÜRÜYOR MUYUZ?

Daha hafızalarımızdan geçen ay Kahramanmaraş’ta bir gencin okulu basıp 11 insanımızı katlettiği, ardından engellenmek istenirken öldürüldüğü o kara gün silinmemişken, dün yanı başımızdan, Mersin/Tarsus’tan gelen acı haberle bir kez daha sarsıldık.

Mustafa Cinkılıç 319 okunma
DELİRDİK Mİ, YOKSA ÇÜRÜYOR MUYUZ?

Tarsus’ta eline aldığı silahla sokaklara dehşet saçan ve altı yurttaşımızın canını alan fail de yine çıkan çatışmada öldürüldü.

Her iki acı olayın hemen ardından kurumsal ağızlardan ve medyadan yükselen o bildik cümleler yine gecikmedi:

“Psikolojisi bozuktu…”

“Zaten uyuşturucu bağımlısıydı…”

Farkında mısınız; son dönemde adeta karanlık bir ezberin içine hapsedildik. Birileri etrafa ölüm saçıyor, ardından öldürülerek ortadan kaldırılıyor. Sonra da arkalarından “zaten delinin tekiydi” ya da “madde bağımlısıydı” denilerek dosyalar büyük bir hızla kapanıyor.

Ne yargılanacak bir fail kalıyor ortada ne de hesap sorulacak gerçek bir muhatap…

Caniler ölüyor, dosyalar rafa kalkıyor ve toplumdan bu dehşeti “münferit bir cinnet hali” olarak kabul edip hayatına devam etmesi bekleniyor.

Oysa bir hukukçu, 37 yılını adliye koridorlarında, insan hakları mücadelesinde ve emek eksenli hukuk kavgalarında geçirmiş bir avukat olarak açıkça söylemek zorundayım:

Bu yaklaşım sağlıklı değildir. Bu dilin içinde çözüm iradesi yoktur.

Çünkü failin ölmüş olması, arkada bıraktığı toplumsal ve idari sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Eğer biz bu dosyaları bu kadar kolay kapatırsak, bu kolaycılığın bedelini daha çok insanın hayatıyla öderiz.

İnsanlık tarihi boyunca “Katil doğulur mu?” sorusuna cevap arandı. 19. yüzyılda Lombroso gibi kriminologlar suçluların kafatası yapılarından ve fiziksel özelliklerinden hareketle “doğuştan suçlu” teorileri geliştirdi. Modern genetik bilimi de zaman zaman kamuoyunda “katil geni” olarak bilinen bazı gen varyasyonlarını tartışmaya açtı.

Ancak bunca yıllık mesleki tecrübeme, önümden geçen binlerce dosyaya ve modern kriminoloji bilimine dayanarak rahatlıkla söyleyebilirim ki; hiç kimse sadece DNA’sı ya da biyolojik yapısı nedeniyle kitlesel bir katliamcıya dönüşmez.

Psikolojik kırılganlıklar, bağımlılıklar ya da kişisel yatkınlıklar; ancak adaletsizliğin derinleştiği, yoksulluğun büyüdüğü, insanların geleceğe dair umudunu kaybettiği ve şiddetin sıradanlaştığı bir toplumsal düzende yıkıcı hale gelir.

Mesele yalnızca laboratuvar raporlarında değil; insan ruhunu karartan, öfkeyi büyüten o toplumsal zemindedir.

Bugün sokaklarımızdaki önlenemeyen suç ve cinayet artışı, toplumsal bir “cinnet” halinden çok daha fazlasıdır; bu, derinleşen bir çürümenin dışavurumudur.

İnsanlar ağır ekonomik kriz altında ezilirken, yarın kaygısı kronik bir öfkeye dönüşmektedir. Adalete olan güvenin sarsılması ve toplumu sürekli geren kutuplaştırıcı dil ise bireyleri adeta birer barut fıçısına çevirmektedir.

Bu noktada madde bağımlılığı da psikolojik çöküşler de çoğu zaman sebep değil, sonuçtur.

Kötü yönetim, denetimsizlik ve sosyal devlet mekanizmalarının zayıflatılması; uyuşturucu ağlarının sokaklarımızı, ruhsatsız silahların ise evlerimizi kuşatmasına zemin hazırlamıştır.

Okullarında, sokaklarında ve mahallelerinde yurttaşının güvenliğini sağlayamayan bir yapının, bütün bu yapısal krizi “bireysel psikolojiye” indirgemesi aslında kendi sorumluluğunu gizleme çabasından başka bir şey değildir.

Peki bu tablo karşısında devletin ve sivil toplumun görevi nedir?

Devlet, suç işlendikten sonra sadece ceset sayan ya da fail öldüğünde “sorun çözüldü” diyerek arkasını dönen bir güvenlik aygıtına indirgenemez. Failin ölmesi, devletin önleme ve koruma yükümlülüğündeki zafiyetleri ortadan kaldırmaz.

Bir ülkede insanlar okullarda, sınıflarda, sokaklarda yürürken rastgele kurşunların hedefi oluyorsa, devletin en temel görevi olan “yaşam hakkını koruma yükümlülüğü” ciddi biçimde tartışılır hale gelmiş demektir.

Ancak asıl soru şudur: Devletin bu konuda gerçekten samimi bir iradesi var mı?

Daha geçen hafta Meclis’ten geçen ateşli silahlarla ilgili düzenleme, bireysel silahlanmayı zorlaştırmak yerine tam tersine kaygı verici bir gevşemeyi yasallaştırdı. Bir kişinin silah bulundurma “hakkı” üç silahla sınırlandı.

Niçin üç? Bir tane yetmiyor mu?

Üstelik evindeki silahı güvenli biçimde saklamayan ve ihmali nedeniyle bir suç işlenmesine zemin hazırlayan kişilere yalnızca para cezası öngörüldü.

Oysa hukuk mantığı ve kamusal vicdan gereği; evindeki silahı gerekli güvenlik önlemleri olmadan bulundurup o silahla bir cinayet işlenmesine neden olan kişinin en azından “olası kast” kapsamında değerlendirilmesi ve ciddi yaptırımlarla karşılaşması gerekirdi.

Bu son düzenleme, devletin sokaklarımızdaki şiddeti gerçekten azaltma konusunda güçlü bir irade ortaya koyamadığını göstermektedir. Hatta kimi zaman silah tekellerini rahatsız etmemeye çalışan bir anlayışın ağır bastığı yönünde ciddi kaygılar yaratmaktadır.

Oysa radikal bir silahsızlanma politikasını hayata geçirmek, silaha erişimi zorlaştırmak, ruh sağlığı ve bağımlılıkla mücadele hizmetlerini mahalle ölçeğinde erişilebilir kamusal mekanizmalara dönüştürmek devletin asli görevidir.

Sivil topluma, barolara ve biz hukukçulara düşen görev ise bu olayları sıradan birer “üçüncü sayfa haberi” gibi tüketmeyi reddetmektir.

Katilleri hemen “hasta” ya da “bağımlı” ilan ederek sistemi temize çıkaran bürokratik dili deşifre etmek zorundayız.

Fail ölmüş olsa bile; o silahın o eve nasıl girdiğinin, o gencin o okula nasıl elini kolunu sallayarak girebildiğinin, Tarsus‘u kana bulayan kişinin silaha nasıl kolayca eriş bildiğinin hesabını sormak zorundayız.

Kamu otoriteleri üzerinde bu soruların hesabını verme baskısını yaratmak durumundayız. Çünkü sivil toplumun varlık nedeni, otoriteye bağımlı olmak değil; gerektiğinde otorite üzerinde demokratik baskı kurabilmektir.

Bir ülkenin sokaklarında insanlar katlediliyor ve failler öldüğü için dosyalar sahte bir rahatlamayla kapatılıyorsa, orada ciddi bir güvenlik ve yönetim krizi var demektir.

Hepimizin bildiği o eski gerçeği tekrar etmek zorundayız:

Bataklığı kurutmayanlar, sivrisineklerin vahşetinden yalnızca sinekleri sorumlu tutamazlar.

Faillerin ölümüyle vicdanlardaki ve sistemdeki o devasa kara delik kapanmıyor maalesef…

Yapısal nedenleri sorgulamadığımız, silaha erişimi kolaylaştıran politikaları değiştirmediğimiz ve toplumsal çürümeyi derinleştiren ekonomik-sosyal sorunları çözmediğimiz sürece; her yeni katliam, ne yazık ki bir sonrakinin habercisi olmaya devam edecek.

Yazar

Mustafa Cinkılıç

Avukat

Diğer Köşe Yazıları

26 Mayıs 2026

“DÜŞKÜN KEMAL”

Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme eliyle verilen ve vicdanları yaralayan o butlan kararı sonrasında, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı koltuğuna polis barikatlarının gölgesinde yeniden oturması, bu ülkenin siyasi hafızasında derin bir yara açtı.

24 Mayıs 2026

"HAİN KEMAL"

Cumhuriyet Halk Partisi Genel merkezi önünde toplanan kitlenin dakikalarca “Hain Kemal” sloganı attıklarını ben de çoğunuz gibi televizyon ekranlarından izledim. ”Halkın umudu Kılıçdaroğlu”ndan “Hain Kemal”e nasıl gelindi? Kılıçdaroğlu üzgünmüş… Bende insanların öfkesini anlamakla birlikte, Kılıçdaroğlu adına üzüldüm.