ZÜBÜKLEŞEN SİYASET VE HEPİMİZİN SORUMLULUĞU
Aziz Nesin, Zübük romanında, “Zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz” der. Ardından, bu siyasal tipin yalnızca kendi kurnazlığıyla büyümediğini; toplumdaki çıkarcılıkların, suskunlukların ve zaafların birleşmesiyle güç kazandığını anlatır.
Cemil Tugay’ın AK Parti’ye katılması üzerine düşünürken bu sözleri yeniden hatırladım. Çünkü karşımızdaki mesele yalnızca bir belediye başkanının parti değiştirmesi değil; siyasette ahlakın, verilen sözlerin, seçmen iradesinin ve siyasi sorumluluğun ne kadar değer taşıdığıdır.
Tugay, geçmişte AK Parti’ye geçme ihtimalini kesin bir dille reddetmiş, “Milyonda bir bile AKP’ye geçme olasılığım yok” demişti. CHP’den seçilen bir belediye başkanının parti değiştirmesini “ayıp” ve “etik dışı” bulduğunu açıklamış, CHP ile yollarını ayırması hâlinde belediye başkanlığından da istifa edeceğini söylemişti.
13 Ağustos 2026’da ise bağımsız kalacağını belirtmişti.
7 Ekim’de AK Parti’ye katıldığında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı öven ve yeni partisinin hizmet anlayışını benimseyen bir konuşma yaptı.
Hatta siyasi meşruiyet devşirme kaygısıyla o kadar ileri gitti ki; Mustafa Kemal Atatürk’ün “ Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir” sözünü, yeni geçtiği AKP’ye uyarlayarak “ Ak parti kimsesizlerin kimsesidir” dedi.
Elbette insanın düşüncesi değişebilir. Fakat dün kesin bir dille reddettiği bir davranışı bugün gerçekleştiren siyasetçi, bu değişimin nedenlerini açıklamak zorundadır. Dün etik dışı bulduğunuz davranışı bugün hangi ilkeye dayanarak benimsiyorsunuz? Değişen dünya görüşünüz mü, siyasi koşullar mı, yoksa öncelikleriniz mi?
Bu soruların cevabını kamuoyuna açıklamak tabii ki Cemil Tugay’ın sorumluluğudur.
Bedia Akarsu’nun Ahlak Öğretileri II: Immanuel Kant’ın Ahlak Felsefesi (Ödev Ahlakı) adlı çalışmasında ele aldığı Immanuel Kant’ın ahlak felsefesi burada önemli bir ölçü sunmaktadır.
Kant’a göre ; ahlaki davranışın ölçüsü yalnızca elde edilen sonuç değil, davranışın dayandığı ilkedir. Bir ilkeye yalnızca çıkarımıza uygun düştüğünde bağlı kalıyorsak, orada ahlaki tutarlılıktan söz etmek güçleşir.
Siyasetçinin kendisini ilkeli olarak tanıtması başka, ilkelerinin bedelini gerektiğinde ödemesi başkadır. Ahlak, kürsüde söylenen sözlerle değil, çıkarla, ilke çatıştığında yapılan tercihle sınanır.
Ancak, genel olarak partilerde aday belirlemede genel merkezlerin ve özel olarak da bu olayda CHP’nin sorumluluğunu da görmezden gelemeyiz.
Cemil Tugay’ın önce Kemal Kılıçdaroğlu döneminde Karşıyaka Belediye Başkanlığına, ardından Özgür Özel döneminde İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösterilmesi, iki genel başkanı da bağlayan ayrı bir siyasi sorumluluk meselesidir. Özünde parti içi demokrasinin yokluğu bu sonuçları doğuruyor.
Bir genel başkanın görevi yalnızca seçim kazanabilecek aday belirlemek değildir. Adayın siyasi tutarlılığını, temsil ettiği değerleri ve seçmenle kuracağı ilişkinin güvenilirliğini de gözetmektir. Kılıçdaroğlu dönemindeki tercih ile Özel dönemindeki tercih, farklı zamanlarda alınmış iki karar olsa da aynı soruyu doğuruyor: Partiyi ve seçmeni temsil edecek kişilerin belirlenmesinde hangi ölçütler esas alındı? Bu kararların siyasi sorumluluğu kimde?
Aynı sorgulamayı AKP’ye de yöneltmeliyiz.
AKP, kurulduğu günden bu yana İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığını seçmen iradesiyle kazanamamıştı. Şimdi, CHP adayı olarak seçilen ve daha sonra partisinden ayrılan belediye başkanının kendi saflarına katılmasıyla İzmir’i kazandığını mı düşünecek?
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığının parti değişikliği yoluyla AK Parti’ye geçmesi, seçmenin sandıkta verdiği siyasi mesajın değiştiği anlamına gelmez. Üstelik bu katılımın hangi siyasi gerekçelerle gerçekleştiği kamuoyuna bütün açıklığıyla anlatılmadığı sürece, soru işaretleri ortadan kalkmayacaktır. Bir belediye başkanını saflarına katmak, o kentin seçmenini kazanmakla aynı şey değildir.
AKP açısından asıl sınav, bu gelişmeyi bir siyasi zafer olarak sunmak değil, İzmirlinin iradesine ve siyasi tercihlerine saygı göstermektir.
Dahası, sandıkta tecelli etmeyen bir temsilin makam transferleriyle devşirilmesi, İzmir seçmeninde bir zafer duygusu değil, aksine derin bir tepki dalgası ve mağduriyet hissi yaratmaya gebedir. İzmirlinin politik kimliğini ve kent iradesini yok sayan bu tür kestirme hamleler, seçmen nezdinde bir kimlik kenetlenmesi yol açarak AKP açısından uzun vadede stratejik bir siyasi riske ve ters tepen bir hesaba dönüşebilir. Nitekim tepkilerin kıvılcımları da görülmeye başlamıştır.
Sonunda yine Aziz Nesin’e dönüyoruz. Zübük’ü yalnızca karşı tarafta ararsak, kendi sorumluluğumuzu görmeyiz. İlkesizliği kendi partimizden geldiğinde mazur görür, rakibimiz yaptığında ahlaksızlık diye nitelersek; siyasi ahlakı değil, tarafgirliği savunmuş oluruz.
Cemil Tugay sözleriyle davranışları arasındaki çelişkiyi açıklamalı; Kılıçdaroğlu ve Özel aday belirleme süreçlerinin siyasi sorumluluğuyla yüzleşmeli; AKP seçmen iradesini bir makamın el değiştirmesine indirgeyen anlayıştan uzak durmalıdır. Toplum da hangi partiden gelirse gelsin ilkesizliği ödüllendirmemelidir.
Çünkü demokrasi yalnızca sandıkta oy kullanmak değil, verilen sözün arkasında durulmasını ve seçilmişlerin hesap vermesini istemektir.
Bu gidişatı durdurmak ise yalnızca ahlaki temennilerle değil, kurumsal mekanizmaları hayata geçirmekle mümkündür. Temsilcilerin partisini veya söylemini değiştirdiğinde seçmenin karşısına yeniden çıkmasını zorunlu kılan kapsamlı bir Siyasi Etik Yasası ve seçmene oy verdiği vekil ya da başkanı görevden alma imkânı veren Geri Çağırma Hakkı gibi hukuki güvenceler artık kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Demokrasiyi kişisel ikbal hesaplarından koruyacak olan, ilkeleri kişilerin insafına bırakmayan bu sistemik reformlardır
Zübükleşen siyaseti değiştirmek istiyorsak önce Zübük’ü alkışlamaktan, sonra kendi tarafımızdakinin yanlışını görmezden gelmekten, ve sonunda da çıkarımıza dokunmayan haksızlıklar karşısında susmaktan vazgeçmeliyiz.
Yazar
Mustafa Cinkılıç
Avukat