Fon Diplemek: Kadehi İktidar Kaldırdı, Hesabı Millet Ödüyor!
İçki masasında fondip yapmak kolaydır; kadehi kaldırır, bir dikişte bitirirsiniz. Sonra masadakilerden biri hesabı öder, diğeri eve nasıl döneceğini düşünür. Bizim memlekette bu yöntem sermaye piyasalarına da taşındı. Ben buna “fon diplemek” diyeceğim.
Yalnız burada kadehteki içki değil, vatandaşın birikimi. Kadehi kaldıranlar yüksek kazançları konuşurken hesabı ödeyenler çocuğunun geleceğini, emekliliğini, ev hayalini düşünüyor.
Fonların dibi göründü, uçuran uçurdu , kaçıran kaçırdı ama denetimin dibi hala bulunamadı!
Eylül 2026’da 131 yatırım fonunun tasfiye sürecine girmesi, yüz binlerce yatırımcının mağduriyeti ve Borsa İstanbul’daki sert kayıplar, sıradan piyasa dalgalanmaları diye geçiştirilemez. Soruşturmalar muhtemel manipülasyonları ve ciddi denetim sorunlarını gündeme getirdi. Suç, mahkeme kararıyla kesinleşir; ancak kamunun denetim sorumluluğu birilerinin mahkum olmasını bekleyemez.
Üstelik bu sorun dün ortaya çıkmadı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in yaklaşık bir yıl önce risklere dikkat çektiği kamuoyuna yansımıştı. Madem tehlike sinyalleri vardı, vatandaşın parasını koruyacak önlemler neden zamanında alınmadı? Yangını söndürmek için binanın tamamen yanması mı beklendi?
Asıl vahim tablo, denetim mekanizmasındaki görev kesişmelerinde başlıyor.
Gazeteci Çiğdem Toker’in T24’te dikkat çektiği tabloya bakalım:
Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Erişah Arıca, aynı zamanda Türkiye Varlık Fonu Başkan Vekili.
Devlet Denetleme Kurulu Başkanı Salih Tanrıkulu, Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği görevini de yürütüyordu.
Soruşturma tartışmalarında adı geçen Tera Grubu yöneticisi Emre Tezmen de kriz patlayana kadar Merkezi Kayıt Kuruluşu yönetimindeydi.
Tasfiye sürecinde görevlendirilen Ziraat Bankası ise yine Türkiye Varlık Fonu bünyesinde.
Bu görev kesişmeleri tek başına suç değil tabii ki. Ama bir yönetim anlayışının bir kayırmacılığın da göstergesi .
Bu şekilde yapılan görevlendirmelerde çıkar çatışması yaşanabileceği ve bağımsız denetimin zedeleneceği riskini görmek gerekir.
Eğer bu risk görülemiyorsa yönetim basiretsizliği, eğer görülerek yapılmışsa bir çıkar ortaklığından bahsetmek gerekir.
Aklı başında herkes, denetçi ile denetlenenin aynı idari yapıda buluştuğu bir sistemde kriz çıkınca kimsenin kimseyi bağımsız bir gözle denetlemeyeceğini bilir.
Görevlendirmenin akıl dışılığından başka , asıl acı gülümseme, iktidarın söyledikleriyle yaptıkları arasındaki uçurumda!
Cumhurbaşkanı ve iktidar sözcüleri, fon krizinde sorumluların sonuna kadar takip edileceğini, spekülasyon üzerinden kazanç sağlayanların bedel ödeyeceğini söylüyor. Güzel! Peki, bu sözün gereği neden yapılmıyor?
“Sonuna kadar gideceğiz” ama Meclis araştırmasın!
8 Ekim’de Yeni Yol, İYİ Parti, CHP, DEM Parti ve YENİ Parti’nin fon krizinin bütün yönleriyle araştırılması için verdiği beş ayrı Meclis araştırması önergesi, AKP ve MHP oylarıyla reddedildi. 13 Ekim’deki araştırma girişimleri de sonuçsuz kaldı.
Şimdi soralım: Bir yandan “Sonuna kadar gideceğiz” diyeceksiniz, diğer yandan Meclis’in olayın bütün yönlerini araştırmasını engelleyeceksiniz. Bu nasıl bir kararlılık?
Sonuna kadar gidilmesini gerçekten istiyorsanız, araştırma komisyonundan neden korkuyorsunuz?
Meclis araştırması, savcılık soruşturmasının alternatifi değildir; onun yerini de tutmaz. Ancak kamu kurumlarının sorumluluğunu, denetim zaaflarını ve siyasi hesap verebilirliği ortaya çıkarmak için demokratik parlamenter denetimin önemli araçlarından biridir.
Üstelik mesele yüz binlerce yatırımcının birikimi ve milyarlarca liralık işlemlerle ilgiliyken, toplumun seçilmiş temsilcilerinin soru sormasının engellenmesi kabul edilebilir mi?
Araştırma önergelerini reddedip ardından “Sonuna kadar gideceğiz” demek, yangını söndürmek için itfaiyeyi çağırıp kapıyı içeriden kilitlemeye benziyor.
Bu tavır, toplumdaki kuşkuları gidermek yerine büyütüyor. İnsanlar haklı olarak şu soruyu soruyor: Acaba dosyanın ucu iktidara yakın çevrelere uzandığı için mi Meclis araştırması istenmiyor?
Bu bir suç ithama değil, iktidarın attığı adımların doğurduğu siyasi bir kuşku. Bu kuşkunun giderilmesinin yolu da söz değil, şeffaflık ve bağımsız incelemedir.
Hukuk siyasi kimliğe göre değişir mi?
Bir yanda muhalif belediyelere yönelik sabah baskınlarını, kelepçeleri, gazetecilerin gözaltına alınmasını ve tutuklanmasını izliyoruz. Diğer yanda milyarlarca liralık işlemler ve siyasi bağlantı iddiaları gündeme geldiğinde daha ihtiyatlı ilerleyen bir süreçle karşılaşıyoruz.
Eski bakan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya hakkında, 2,2 milyar liralık kazancın Hazine’ye iade edildiği yönünde haberler kamuoyuna yansıdı.
Eğer basına yansıyan bu iade iddiaları gerçekse, kamuoyunun şu soruları sorması doğaldır . Bu kadar büyük bir para nereden ve hangi kazançlardan elde edildi? Bu kadar büyük bir paranın iade edilip de kişinin serbest dolaşmasının hukuki dayanağı ne? Bu kadar büyük paralarla işlem yapılırken , denetim neden zamanında devreye girmedi?
İnsan haklarını savunan bir hukukçu olarak , burada tutuksuz yargılanmayı bir ayrıcalık gibi sunmamak istemem. Tutuksuz yargılanma esas, tutuklama istisna olmalıdır. Masumiyet karinesi herkes için geçerli olmalıdır.
Asıl çelişki, birileri için hukukun güvenceleri korunurken başkalarının henüz yargılanmadan cezalandırılmış gibi teşhir edilmesidir. Fon krizini haberleştiren gazetecilerin gözaltına alınması veya tutuklanmasıyla soruşturulan bazı kişilerin serbest bırakılması, tek başına hukuksuzluğun kanıtı değildir. Ancak farklı olaylarda farklı hukuk ölçülerinin uygulandığı algısı doğuyorsa bunun üzerinde durmak zorundayız.
Hukuk, siyasi tercihin aracı haline gelirse adalete güven de siyasetin insafına bırakılır.
Aslında bugünleri nereden geldiğimize bakmak gerekir.
Bütün bunlar, 2017’de geçilen Türk tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni yeniden tartışmayı zorunlu kılıyor. Yetkilerin tek merkezde toplandığı, kurumların bağımsızlığının tartışmalı hale geldiği bir düzende denetim nasıl güven verecek?
Devletin kurumları bağımsız biçimde görevini yapamıyorsa, her krizden sonra en tepedeki kişinin talimatını bekliyorsa orada kurumsal bir sorun var demektir. Bu sistemin siyasi sorumluluğu da iktidara aittir.
Toplum, “Sonuna kadar gidilecek” sözünün ardından Meclis araştırmasının reddedildiğini gördüğünde, bu işin gerçekten sonuna kadar götürülmeyeceği kuşkusuna kapılıyor. Eğer dosyanın ucu nereye giderse gitsin takip edilmiyorsa, kamuoyunda “Demek ki ucu çok yukarılara uzanıyor ama oraya dokunulamıyor” düşüncesi yerleşiyor.
İşte bu kuşku, kaybolan paradan daha uzun ömürlü bir toplumsal travma yaratır. İnsanlar yalnızca birikimlerini değil, adaletin herkese eşit uygulanacağına ilişkin inançlarını da kaybeder. Bu güveni yeniden kurmak yıllar alır.
Mahfi Eğilmez’in Konfüçyüs’e atfederek aktardığı söz boşuna değil: “Bir millet için en önemli üç şey yiyecek, silah ve güvendir.” Güven olmadan millet ayakta kalamaz.
Peki, bütün bunları gören toplum ne yapmalı? Yalnızca seyretmekle mi yetineceğiz?
Hayır. Ama çözüm, öfkeyle hüküm vermek veya söylentileri gerçekmiş gibi yaymak da değil. Çözüm; bağımsız ve şeffaf soruşturma talep etmekte, Meclis denetiminin işletilmesinde, gazetecilerin özgürce araştırma yapabilmesinin savunulmasında ve kamuoyuna düzenli bilgi verilmesinin sağlanmasında.
Vatandaşlar haklarını barışçıl ve demokratik yollarla kullanmalı; siyasi tercihlerinden bağımsız olarak bütün partilerden aynı soruların yanıtını istemeli. Muhalefet partileri de yalnızca önerge vermekle yetinmemeli; ret kararlarını kamuoyuna anlatmalı, belgeleri izlemeli, ortak bir şeffaflık ve hesap verebilirlik talebi etrafında toplumu harekete geçirmeli.
Kolektif kötülüğe karşı kolektif bir karşı çıkış ortak bir toplumsal muhalefet geliştirilmeli.
“ Armudun sapı, üzüm’ün çöpü” gibi bahanelerle ayrışmak yerine, daha demokratik, iktidarın hukuk tarafından sınırlandırıldığı, hukukun üstünlüğünün egemen olduğu, insanların özgürce kendini ifade edebildiği, bir suç iddiasına karşı adil ve bağımsız mahkemelerde yargılandığı, ekonomik refahım toplumun tüm katmanlarına yayıldığı bir sistem için birlikte mücadele edilmeli.
Çünkü bu mesele yalnızca yatırımcıların değil, devletin nasıl yönetildiğini önemseyen herkesin meselesidir. Bugün başkasının birikimi, yarın hepimizin geleceği söz konusu olabilir.
Fondip bir kadehte yapılır. Ama denetimsizliğin dibini bulmak bir ülkenin yıllarını, kaybolan güveni yeniden kazanmak ise belki bir kuşağın geleceğini alır.
Kadehi kaldıranlar değişir; hesabı yine millet öder. Bu kez milletin istediği, hesabın kime çıktığını sonuna kadar öğrenmek olmalıdır.
Yazar
Mustafa Cinkılıç
Avukat