Adalet IBAN’a Sığar mı? Fon Vurgununda Yanıt Bekleyen Sorular
Bir ülkede iktidar, yolsuzluk iddialarının üzerine gitmek yerine soruşturma sürecinde görev alacak bürokratlara sorumluluk muafiyeti getirmeye çalışıyorsa, artık yalnızca bir finans krizini değil, hukuk devletinin geleceğini konuşuyoruz demektir.
Türkiye’deki fon krizi tam da bu soruyu önümüze koydu. Yüz binlerce yatırımcının birikimlerini ilgilendiren olayda soruşturmalar ve tutuklamalar gündeme geldi. Ancak asıl mesele yalnızca paranın kimlerin eline geçtiği değil; denetim görevini kimlerin yerine getirmediği, kamu gücünü kullananların hesap verip vermeyeceği ve siyasi iktidarın herkese eşit mesafede durup durmayacağıdır.
21 Ekim gecesi TBMM’de görüşülen fon düzenlemesinin ardından, ertesi gün Yeni Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın’ın açıklamasıyla çok daha çarpıcı bir iktidar girişim kamuoyunun gündemine geldi.
Günaydın, fonların tasfiye sürecinde görev yapacak SPK, TMSF, Yatırımcı Tazmin Merkezi, Borsa İstanbul, Merkezi Kayıt Kuruluşu, Takasbank ve ilgili kuruluşlarla bunların görevlendirdiği kişilerin hukuki, idari ve mali yönden yaptığı işlemler nedeniyle sorunlu olmayacaklarına ilişkin bir önerge hazırlandığını açıkladı.
İktidar yaptıklarının suç olduğunu biliyor. Bürokratlara bu suça ortak olmaları durumunda yargılanmamaları garantisi veriyor. Bürokratları uyarıyorum bu suça ortak olmayın, iktidar’ı da uyarıyorum bu taslağı geri çekin mealinde bir açıklama yaptı.
Önerge geri çekildiği için yasalaşmadı. Ancak bir önergenin hazırlanmış olması tek başına suç işlendiğini kanıtlamazsa da neden böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulduğu sorusunu akla gelmektedir.
Amaç kamu görevlilerinin hukuka uygun işlemlerini güvenceye almaksa, mevcut güvencelerin neden yeterli görülmediği açıklanmalıdır.
Fon krizine ilişkin tartışmaları büyüten bir başka konu da Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, haksız kazanç elde ettiği ileri sürülen kişilere belirlenen bir IBAN hesabına gönüllü ödeme yapmaları yönündeki çağrısı oldu. Bu çağrının ardından, Fatma Betül Sayan’ın yaklaşık 2,1 milyar liralık tutarı söz konusu hesaba yatırdığına ilişkin haberler kamuoyuna yansıdı. Ancak bu iddiaların hukuki sonuçları, resmi belgeler ve yetkili makamların açıklamalarıyla netleştirilmedi.
Burada temel sorun, paranın iade edilmesine karşı çıkmak değil; iadenin hangi hukuki dayanakla kabul edildiğini, soruşturmayı nasıl etkilediğini ve herkese aynı usulün uygulanıp uygulanmadığını bilmektir.
Hukuk düzeninde haksız kazancın geri alınmasına yönelik mekanizmalar vardır. İade, ilgili mevzuatın koşulları oluştuğunda hukuki sonuçlar doğurabilir; ancak bunun değerlendirmesini siyasi makamlar değil, kanunun yetki verdiği adli ve idari merciler yapar.
Öyleyse soralım: IBAN hesabına yapılan ödemelerin hukuki statüsü nedir? Bu ödemeler hangi makamın kararıyla kabul edilmiştir? Ödeme yapan kişiler hakkındaki soruşturmalar nasıl yürütülmektedir? Aynı yöntem, siyasi bağlantısı olmayan diğer kişiler için de uygulanmış mıdır?
Bu sorular yanıtlanmadan, kamuoyunda oluşan ayrıcalık ve çifte standart kaygısını gidermek mümkün değildir. Bir yanda bazı şüpheliler hakkında soruşturma ve tutuklama süreçleri yürütülürken, diğer yanda siyasi iktidara yakın olduğu düşünülen kişiler için gönüllü ödeme yolunun farklı bir sonuç doğurduğu izlenimi oluşursa, yalnızca kişilere değil, bütün kurumlara duyulan güven de zarar görür.
Yolsuzlukla mücadele konusunda dünyadaki örnekler, yolsuzlukla mücadelenin yalnızca tutuklamalardan ibaret olmadığını gösteriyor. Yolsuzlukla mücadele için başka mekanizmalar oluşturulmalıdır.
Örneğin , Singapur ve Hong Kong’da yolsuzlukla mücadele kurumları; bağımsız soruşturma, önleyici denetim ve kamuoyunu bilgilendirme mekanizmalarını birlikte işletiyor.
Türkiye'de de benzer krizlerin önüne geçmek için soruşturma yetkisi olan ancak siyasi iradeden tamamen bağımsız çalışan özerk denetim organlarına olan ihtiyaç her geçen gün daha da belirginleşiyor.
Bu modellerin her yönüyle Türkiye’ye aktarılması mümkün olmayabilir. Ancak ortak ilke açıktır: Kamu gücünü kullananlar da denetlenebilmeli, kararlarının gerekçesini açıklamalı ve gerektiğinde hesap vermelidir.
Fon krizinin ardından tasfiye işlemlerini yürütmek, varlıkları geri kazanmak ve yatırımcıların zararlarını gidermek amacıyla düzenlemeler yapılması elbette gereklidir. Fakat bu süreçte görev alacak kişilerin sorumluluğunu sınırlamaya yönelik bir girişimle, haksız kazanç elde ettiği ileri sürülen kişilerin gönüllü ödeme yapmaya çağrılması birlikte değerlendirildiğinde, kamuoyunun “ Neler oluyor ? Kimler korunuyor ?” diye son derece doğaldır.
Devletin önceliği, sorumluları korumak değil, mağdurların hakkını güvence altına almak ve hukuka aykırılık iddialarını bağımsız biçimde araştırmak olmalıdır.
Yolsuzluk yalnızca ekonomik bir suç meselesi değildir. Hukukun güçlüye başka, yurttaşa başka uygulandığı düşüncesi toplumsal güveni yıkar.
Emeğiyle birikim yapan yurttaşın hakkını korumak için hukuk işletilmezken, bazı kişilerin siyasi bağlantıları nedeniyle ayrıcalıklı muamele gördüğü algısı oluşursa, zarar finans piyasalarının çok ötesine geçer. Adalet duygusu aşınır, kurumların meşruiyeti sorgulanır.
Elbette fon krizinde adı geçen hiç kimse kesinleşmiş bir yargı kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Masumiyet karinesi herkes için geçerlidir. Ancak aynı ilke, hiç kimsenin siyasi konumu, iktidara yakınlığı veya kurumsal bağlantıları nedeniyle soruşturmanın dışında tutulmamasını da gerektirir.
Para iadesi yapılmış olması, olayın bütün yönleriyle araştırılmasının yerini tutamaz.
İktidarın yanıtlaması gereken sorular ortada: Fon krizinde denetim görevini yerine getirmeyenler var mı? IBAN üzerinden gönüllü para yatırmaya davetin hukuki dayanağı nedir? Fatma Betül Sayan hakkındaki iddialar bağımsız biçimde araştırılıyor mu? Aynı hukuki yöntem herkese eşit uygulanıyor mu?
Bu soruların yanıtı siyasi açıklamalardan çok belgelerde, soruşturma dosyalarında, mahkeme kararlarında ve TBMM kayıtlarında aranmalıdır. İddiaları kanıtlanmış gerçekler gibi sunmak ne kadar yanlışsa, kamu yararı taşıyan ciddi iddiaları açıklama yapmadan geçiştirmek de o kadar yanlıştır.
Normal bir hukuk devletinde suçluluğa siyasiler değil, bağımsız yargı karar verir.
Bir gece yarısı önergesi geri çekilebilir, bazı paralar iade edilmiş gibi gösterilebilir. Ancak hiçbir idari hamle, toplumun adalet duygusundaki aşınmayı kapatmaya yetmez. Yurttaşın beklentisi lütuf veya ayrıcalık değil; herkese eşit işleyen bir hukuk düzenidir.
Çünkü biliyoruz ki; ayrıcalıkların başladığı yerde adalet biter, adaletin bittiği yerde ise hiçbir finansal piyasa ayakta kalamaz.
Yazar
Mustafa Cinkılıç
Avukat