Köşe Yazısı

Barışın Hukuku mu, Belirsizliğin Hukuku mu? (I)

Türkiye uzun yıllardır ilk kez, silahların tamamen susabileceği bir ihtimali bu kadar ciddi biçimde tartışıyor. Bunun kendisi başlı başına önemlidir. Ama gerçekten silahlar mı susturulacak yoksa demokrasi mi susturulacak ? Tavır almazsak, tepkimizi ortaya koymazsak , yaşananları seyretmeyle kalacağız.

Mustafa Cinkılıç 264 okunma
Barışın Hukuku mu, Belirsizliğin Hukuku mu? (I)

Kırk yılı aşkın süredir devam eden çatışmaların en ağır bedelini siyasetçiler değil, sıradan insanlar ödedi. Gençler yaşamını yitirdi, aileler parçalandı, ekonomik kaynaklar güvenlik politikalarına harcandı, demokrasi ise olağanüstü koşulların gölgesinde nefes almaya çalıştı. Bu gerçeği görüp teslim etmek gerekir.

Otuz yedi yılı aşkın süredir avukatlık yapan, insan hakları alanında çalışan biri olarak, silahlı yöntemlerin tamamen terk edilmesini ve bütün sorunların demokratik siyaset içinde çözülmesini yürekten destekliyorum. Vicdan sahibi hiçbir yurttaş’ta silahların susmasına karşı çıkmaz.

Ancak , çözümün gündeme geliş biçimi dikkate alındığında bugün sormamız gereken soru şudur:

Silahların susmasını sağlayacak yöntemin kendisi de demokratik olmak zorunda değil midir?

Çünkü demokrasi yalnızca varılan sonuçla değil, o sonuca hangi yoldan ulaşıldığıyla da ölçülür.

Bugün “Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen tartışmalarda en dikkat çekici husus, kamuoyunun önünde tartışılan resmi bir yasa metninin bulunmamasıdır.

Türkiye, tarihinin en önemli siyasal ve hukuksal düzenlemelerinden biri olabilecek bir süreci, kamuoyuna yansıyan kulis bilgileri ve köşe yazılarından öğrenmeye çalışmaktadır.

Parlementoda bu yasaya olumlu ya da olumsuz oy verecek milletvekillerinin bile bilmediği bir çerçeve yasa imzaya açılmış.

Milletvekillerinden gizlenen , ancak yandaş köşeye yazarı üzerinden “İşte Terörsüz Türkiye yasa teklifi | Abdulkadir SELVİ Köşe Yazısı - Hürriyet Haberler “ başlığı altında kamuoyuna sunulan bilgiye göre ; yaklaşık on beş maddelik geçici bir çerçeve yasa hazırlandığını öğreniyoruz.

Ayrıca yazıda “Eğer bir aksilik olmazsa teklif, diğer partilerin de ortak teklifi olarak bugün Meclis’e sunulacak. Çünkü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Meclis tatile girmeden yasal düzenlemenin çıkarılması talimatı var” denilerek sürecin ne kadar demokratik işleteceğide açıklanmış oluyor. (!)

Bu düzenlemenin genel af niteliğinde değilmiş, altı aylık bir uygulama süresi öngörülmüş, silahlı yapının tamamen silahsızlandığının ilgili devlet kurumlarınca teyit edilmesinin yürürlüğün ön şartlarından biri olacağı, Meclis bünyesinde bir “izleme komisyonu” kurulacağı, ayrıca cumhurbaşkanlığı yardımcılığı Başkanlığında“Değerlendirme ve Koordinasyon Kurulu” kurulacağı ve uygulamanın bazı aşamalarında yürütmeye geniş düzenleme yetkileri tanınabileceği ifade edilmiştir.

Köşe yazısına göre ; Süreç belirli bir aşamaya geldiğinde de “Silah bırakma ve kampların boşaltılması süreci tamamlandığında MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Milli Güvenlik Kurulu’na bir rapor sunacağı ifade ediliyor. MGK’dan olumlu karar çıktığı takdirde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi yayımlayacağı ve böylece örgüt mensuplarının Türkiye’ye gelişiyle ilgili sürecin başlayacağı ifade ediliyor.”

Ve yine yazıdan öğrendiğimize göre -çünkü yazılı başka bir kaynak yok- “Süreç başarılı olursa yeni adımlar atılacak, başarısız olursa yeni önlemler devreye girecek”

Burada özellikle altını çizmek isterim ki, bunlar kamuoyuna yansıyan bilgilerdir. Resmi metin henüz toplumun önüne konulmuş değildir. Yeni Parti grup başkanvekilinin soyledigine göre kendilerine de yazılı bir metin verilmemiştir.

Kamuoyuna yansıyanlar okunduğunda akla hemen şu soru geliyor madem cumhurbaşkanı kararnamesi ile bu süreç başlatıltabiliyorsa ya da, bitirilebiliyorsa; o zaman parlementoya ne gerek var.

Yapılan işleme bir meşruiyet zemini arandığı açık .

Süreç başarılı olursa, -kamuoyu yoklamalarından olumlu sonuç çıkarsa diye anlayın siz bunu- “Terörü bitiren”, başarısız olursa da “ Teröristlerin oyununu bozan” ve bu sürece katılanları “ terör seviciliği” ile suçlayarak varılmak istenen hedefe varmak istendiği anlaşılıyor.

İşte beni kaygılandıran da tam olarak bu belirsizlikler ve niyet okumalarımdır.

Demokratik hukuk devletlerinde böylesine tarihi sonuçlar doğurabilecek düzenlemeler önce toplumun bilgisine sunulur. Üniversiteler görüş bildirir. Barolar tartışır. İnsan hakları örgütleri, meslek kuruluşları ve sivil toplum önerilerini açıklar. Basın farklı görüşleri kamuoyuna taşır. Parlamento ise bütün bu tartışmaların sonunda millet adına karar verir.

Demokrasi yalnızca oy vermek değildir.

Demokrasi aynı zamanda bilgiye erişebilmek, eleştirebilmek ve yönetime katılabilmektir.

Bugün ise tam tersine bir tabloyla karşı karşıyayız.

Henüz içeriği kamuoyu tarafından bilinmeyen, bırakın bilinmeyeni adeta saklanan bir düzenleme hakkında toplumdan destek isteniyor.

İktidar bloku milletvekillerinin Yasayı bir an önce imzalaması ve Parlamento’nun da kısa süre içinde tarihi bir karar vermesi bekleniyor.

Oysa Parlamento, normal demokrasilerde yürütmenin hazırladığı metinleri onaylayan bir noter değildir.

Parlamento, gündemine gelen yasa tasarısını ya da taslağını millet adına düşünen, tartışan, değiştiren ve denetleyen anayasal organdır.

Bu noktada, iki bin yıl öncesinden gelen bir ses bugün de bize yol göstermektedir.

Romalı devlet adamı ve hukuk düşünürü Cicero, Türkçede de yayımlanan Devlet Üzerine adlı eserinde cumhuriyeti, “hukuk üzerinde uzlaşmış ve ortak yarar etrafında birleşmiş bir halk topluluğu” olarak tanımlar.

Bu tanımın en önemli tarafı, cumhuriyetin yalnızca bir yönetim biçimi değil, ortak aklın hukuk yoluyla kurumsallaşması olduğunu göstermesidir.

Ortak akıl ise ancak toplumun bilgi sahibi olduğu, özgürce tartışabildiği ve Parlamento’nun gerçekten yasama yetkisini kullandığı ortamlarda oluşabilir.

Aradan yirmi iki asır geçmiş olmasına rağmen bu ilke normal demokratik ülkelerde hala geçerlidir.

Yine siyaset düşüncesinin en önemli isimlerinden Montesquieu, Türkçede de yayımlanan Kanunların Ruhu Üzerine adlı eserinde: özgürlüğün en temel güvencesinin kuvvetler ayrılığı olduğunu anlatır. Yasama, yürütme ve yargının birbirini dengelemediği bir düzende özgürlüğün de zayıflayacağını söyler.

2017 yılında yapılan anayasa değişikliği ile yürürlüğe giren Türk Tipi Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi; yaşama yürütme ve yargı arasındaki denge ve denetlemeyi neredeyse tamamen ortadan kaldırmıştır. Şekli birkaç denetim mekanizması da fiiliyatta işlememektedir.

Bugün tartışılan çerçeve yasa açısından asıl soru da budur.

Parlamento gerçekten karar veren organ mı olacaktır?

Yoksa yürütmenin belirlediği sınırlar içinde hareket eden, alınmış kararları hukuki şekle dönüştüren bir makam mı?

Bu soru, yasa maddelerinin tek tek tartışılmasından çok daha önemlidir.

Çünkü hukuk devletini ayakta tutan yalnızca çıkarılan kanunlar değildir.

O kanunların hangi usulle yapıldığı, hangi tartışmalardan geçtiği ve toplumun ne ölçüde katılımıyla oluştuğu da en az içerikleri kadar önemlidir.

Benim açımdan mesele son derece nettir.

Silahların susmasına evet.

İnsanların artık ölmemesine evet.

Sorunların demokratik siyaset içinde çözülmesine evet.

Ama bütün bunların, toplumun yeterince bilgilendirilmediği, Parlamento’nun gerçek anlamda tartışma zemini oluşturamadığı ve önemli ayrıntıları belirsiz bırakılmış bir yöntemle gerçekleştirilmesine evet demek mümkün değildir.

Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir.

Barış aynı zamanda güven demektir.

Güven ise ancak şeffaflıkla, hukukla ve demokratik meşruiyetle inşa edilir.

Önümüzdeki yazıda, bu tartışmanın ikinci boyutunu ele alacağım. Dün “terör” söylemi üzerinden yürütülen siyaset ile bugün “Terörsüz Türkiye” söylemi arasındaki dönüşümü, dünyadaki IRA, ETA ve FARC deneyimlerini, çatışma çözümü literatürünün ortaya koyduğu ilkeleri ve bunların Türkiye açısından ne ifade ettiğini birlikte değerlendirmeye çalışacağım.

Bugün için, yasal düzenlemenin bu haliyle parlamentoya getirilmiş olması bile benim açımdan kaygı vericidir.

Yazar

Mustafa Cinkılıç

Avukat

Okur Görüşleri

Yorumlar (7)

Remzi Sönmez

Sayın Cinkılıç, çözüm önerilerinden önce sorunun ve sorunun kaynağının ne olduğunun belirlenmesi ve bunun tartışılması gerekmez mi? Tüm sorun çözme yöntemlerinin ilk aşaması gerçek sorunun belirlenmesidir. Çünkü hemen her zaman gerçek sorun yüzeyde görünenden ya da gösterilenden farklıdır. Mantıklı yol bu olmalıdır.

Remzi Sönmez

Sayın Cinkılıç, çözüm önerilerinden önce sorunun ve sorunun kaynağının ne olduğunun belirlenmesi ve bunun tartışılması gerekmez mi? Tüm sorun çözme yöntemlerinin ilk aşaması gerçek sorunun belirlenmesidir. Çünkü hemen her zaman gerçek sorun yüzeyde görünenden ya da gösterilenden farklıdır. Mantıklı yol bu olmalıdır.

MURAT UCAR

Mustafa hocam Bir terör örgütü resmi gazetede yayınlanmasıyla bitmez.PKK zaten Suriye ve Irak ta alan kazandı.Onun için Türkiye de degil.Ayrıca hangi sorun çözülecek.TV den yarım yamalak olsa izliyoruz.Kimlikte kürt yazacakmış.Dini yazacakmış.Kürsüler kurulacakmış.Bir iki yüzlü siyaset izleniyor. Bu işin sonunda bölünmenin altyapısı var.DİKKAT Saygılarımla

Şükran KILBAŞ

Yorumlarınızı içtenlikle onaylıyorum

Şükran KILBAŞ

Yorumlarınızı içtenlikle onaylıyorum

Şükran KILBAŞ

Yorumlarınızı içtenlikle katılıyorum

Şükran KILBAŞ

Yorumlarınızı içtenlikle katılıyorum

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmaz. Tüm yorumlar yayınlanmadan önce incelenir.

Yorumunuz yönetici onayından sonra görünür olacaktır.

Diğer Köşe Yazıları

06 Ağustos 2026

Barışın Hukuku mu, Belirsizliğin Hukuku mu? (II)

Geçen yazıda kamuoyuna yansıyan bilgiler ışığında, Cumhurbaşkanının “bir an önce yasallaşsın” talimatıyla parlamentoya yolladığı çerçeve yasa teklifini ve bu kadar önemli bir düzenlemenin toplum yeterince bilgilendirilmeden, adeta gizlenerek çıkarılmaya çalışılmasının doğurduğu demokratik meşruiyet sorununu ele almıştım.

24 Temmuz 2026

Barışın ve Umudun “Yeni” Yolu

Bir ülkede gerçekten barış istenip istenmediğini anlamanın en güvenilir yolu, silahların sustuğu günlerde devletin ve siyasetin ne yaptığına bakmaktır.