Renklerimizi Kim Çaldı?
Eğer bir gün çocuklarımızın yeniden rengârenk hayaller kurmasını istiyorsak, önce kendi hayatımızı renklendirmek zorundayız.
Renklerimizi Kim Çaldı?
Birkaç kez sosyal medyada bir fotoğraf karşılaştırması görüyorum.
Bir tarafta yıllar öncesine ait kareler... Rengârenk evler, mavi kapılar, sarı ve kırmızı otomobiller, çiçek desenli perdeler, canlı tabelalar, insanların üzerindeki cıvıl cıvıl kıyafetler...
Diğer tarafta ise bugünün dünyası... Siyah, beyaz ve gri... Neredeyse her şey aynı tonlarda. Evler, binalar, arabalar, mobilyalar, kıyafetler... Sanki hayatımızın bütün renkleri yavaş yavaş elimizden alınmış.
İşte tam da bu noktada kendime şu soruyu sormaya başladım:
Acaba sadece renkler mi değişti, yoksa biz de mi değiştik?
Renklerin insan psikolojisi üzerinde önemli etkileri olduğunu biliyoruz. Elbette kimse yalnızca gri bir binaya baktığı için mutsuz olmaz. Ancak her gün tekdüze renklerin, betonun ve birbirinin kopyası şehirlerin içinde yaşamak; farkında bile olmadan ruhumuzu da aynı tekdüzeliğe mahkûm edebilir.
Belki de bu yüzden artık daha sabırsızız...
Daha tahammülsüz...
Daha öfkeli...
Ve her zamankinden daha yalnızız.
Ama sanırım asıl mesele renkler değil.
Asıl mesele, teknolojiyle birlikte hayatımızdan eksilen insan sıcaklığı...
Eskiden kahkahalar aynı masada yankılanırdı. Şimdi gülmediğimiz bir mesaja bile kahkaha emojisi gönderiyoruz. Üzülmediğimiz bir olaya üzgün yüz bırakıyor, hissetmediğimiz duyguları birkaç simgeyle anlatmaya çalışıyoruz. Gerçek duyguların yerini sanal tepkiler aldı.
Ne acı değil mi?
Hiç gülmeden "😂" gönderen insanlar olduk.
Yüz yüze konuşmaktan çok yazışıyoruz. Aynı evin içinde bile birbirimize seslenmek yerine telefonla mesaj atıyoruz. Kalabalıkların içinde yaşıyoruz ama giderek birbirimizden uzaklaşıyoruz.
Teknoloji bize hız kazandırdı ama sanki ruhumuzdan biraz yavaşlığı, biraz samimiyeti ve biraz da rengi aldı.
Peki ne yapmalıyız?
Önce hayatımıza yeniden renk katmalıyız.
Sadece kıyafetlerimize değil, sohbetlerimize de...
Evlerimize çiçek koymalıyız.
Çocuklarımızı ekranlardan biraz olsun uzaklaştırıp gökyüzüyle tanıştırmalıyız.
Bir dostumuzu arayıp "Nasılsın?" diye gerçekten sormalı ve cevabını gerçekten dinlemeliyiz.
Sanata, müziğe, kitaplara ve doğaya yeniden zaman ayırmalıyız.
Çünkü insan ruhu yalnızca nefes alarak yaşamaz.
İnsan; renkle, sesle, dokunuşla, kahkahayla ve gerçek bağlarla yaşar.
Belki de mesele sadece evlerin, arabaların ya da şehirlerin griye bürünmesi değildir.
Asıl mesele; gözlerimizin renge, kulaklarımızın gerçek kahkahalara, kalbimizin samimiyete alışık olmaktan vazgeçmesidir.
Çünkü hiçbir teknoloji, sıcacık bir sarılışın yerini dolduramaz.
Hiçbir emoji, gözlerinin içi gülerek atılan gerçek bir kahkahanın yerini tutamaz.
Ve hiçbir yapay ışık, insanın içinden yükselen umudun aydınlığından daha parlak olamaz.
Belki de geleceğin en büyük devrimi; daha hızlı telefonlar üretmek değil, yeniden birbirimizin yüzüne bakabilmek olacak.
Daha çok konuşmak değil, daha çok dinleyebilmek...
Daha çok tüketmek değil, daha çok hissedebilmek...
Çünkü renkler önce sokaklardan kaybolmaz...
Önce insanların yüreğinden çekilir.
Eğer bir gün çocuklarımızın yeniden rengârenk hayaller kurmasını istiyorsak, önce kendi hayatımızı renklendirmek zorundayız.
Unutmayalım...
Bir şehrin kaderini binaları değil, içinde yaşayan insanların ruhu belirler.
Ve ruhunu kaybeden hiçbir toplum, renklerini uzun süre koruyamaz.