AİHM Kararlarına Uymamak: Hukuka İtiraz mı, Hukuk Devletinden Vazgeçmek mi?
Osman Kavala hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi’nin 25 Ağustos 2026 tarihinde verdiği yeni karar, yalnızca Osman Kavala’nın özgürlüğüyle ilgili değildir.
“ Adaletin açıkça inkarı” tespitiyle verilen bu karar; Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi karşısındaki konumunu, uluslararası hukuka bağlılığını, Anayasa’nın 90. maddesini ve nihayet hukuk devletinin geleceğini ilgilendiren çok daha temel bir tartışmayı yeniden önümüze koymuştur.
AİHM bu kez Türkiye’nin Osman Kavala’yı mümkün olan en kısa sürede serbest bırakması gerektiğini, mahkumiyetinin Sözleşme hukuku bakımından hükümsüz sayılması ve sonuçlarının ortadan kaldırılması gerektiğini belirledi. Mahkeme ayrıca Kavala’nın tutulması, kovuşturulması ve mahkum edilmesinde birden fazla Sözleşme ihlali bulunduğuna hükmetti.
Bunun hemen ardından Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un AİHM kararının uygulanmasına ilişkin açıklamaları, meseleyi Kavala dosyasının çok ötesine taşıdı.
Çünkü artık sorunumuz şudur:
Türkiye, taraf olduğu uluslararası insan hakları sisteminin verdiği mahkeme kararlarına uyacak mı? Yoksa sistemden çıkacak mı?
Önce temel bir yanlışlığı düzeltelim.
AİHM, Yargıtay değildir. Türk mahkemelerinin üzerinde bulunan bir “üst mahkeme” de değildir. Ulusal mahkemelerin kararlarını bir temyiz mahkemesi gibi inceleyip “şu kararı bozuyorum” demez.
Bunların hepsi doğrudur.
Ama buradan, sayın Uçumun çıkardığı gibi “AİHM kararları Türkiye’yi bağlamaz” sonucu da çıkmaz.
AİHM’nin ulusal mahkemeler karşısındaki konumu ile kararlarının taraf devletler bakımından bağlayıcılığı meselesi , eğer art niyetli değilseniz birbirine karıştırılmayacak iki ayrı meseledir.
AİHS’nin 46/1. maddesi son derece açıktır:
“Yüksek Sözleşmeci Taraflar, taraf oldukları davalarda Mahkemenin kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt ederler.”
Bu bir tavsiye değildir. Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeden doğan hukuki yükümlülüktür.
Kararların uygulanmasının denetimi de Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne verilmiştir. Devlet karara uymadığında mesele kapanmamakta; Sözleşme’nin 46/4 ve 46/5. maddelerinde öngörülen mekanizma işletilebilmektedir.
Dolayısıyla “AİHM üst mahkeme değildir” demek doğrudur.
Ama “öyleyse kararına uymayabiliriz” demek hukuken yanlıştır.
Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi sisteme dışarıdan zorlanarak, baskı altında dahil olmadı.
1954’te AİHS’yi onayladı, bireysel başvuru hakkını kabul etti ve AİHM’nin zorunlu yargı yetkisini de tanıdı.
Daha sonra 2004 yılında. Yani bu siyasi iktidar döneminde, Anayasa’nın 90. maddesiyle de temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası anlaşmalara özel bir anayasal konum verdi.
Anayasa Mahkemesi de yıllardır AİHM’nin ulusal mahkemelere göre bir üst mahkeme olmadığını, ancak kararlarının taraf devletler bakımından bağlayıcı olduğunu açıkça kabul ediyor.
Dolayısıyla bugün “AİHM bizi bağlamaz” demek, yeni bir hukuk teorisi ortaya koymak değildir. Türkiye’nin mevcut anayasal ve sözleşmesel düzeniyle çelişen bir tutumdur.
Kavala dosyasında mesele daha da ağırdır.
AİHM’nin ilk Kavala kararı 10 Aralık 2019 tarihlidir. Mahkeme, tutuklulukta Sözleşme’nin 5. ve 18. maddelerinin ihlal edildiğine karar verdi ve serbest bırakılması gerektiğini belirtti.
Türkiye bu kararın gereğini yerine getirmeyince konu Büyük Daire’nin önüne taşındı. Büyük Daire, 11 Temmuz 2022’de Türkiye’nin 2019 tarihli karara uyma yükümlülüğünü yerine getirmediğine hükmetti.
Şimdi 2026’da AİHM yeniden Kavala dosyasını inceleyerek sonraki tutukluluk, kovuşturma ve mahkumiyet sürecinde de Sözleşme’nin ihlal edildiğine “ Adaletin açıkça inkar “ tespiti yaparak karar verdi.
Yani mesele artık tek bir kararın uygulanıp uygulanmaması değildir.
Türkiye, aynı konuda verilen kararın ardından attığı adımlarla da sözleşme’ye aykırı davranmakla suçlanmaktadır.
Burada Mehmet Uçum’un yaklaşımındaki asıl problemi görmek gerekiyor.
Bir hukukçu AİHM kararını eleştirebilir. Mahkemenin yorum yöntemini, yetki sınırlarını veya bazı kararlarının isabetini tartışabilir. Hatta AİHS’nin değiştirilmesini bile savunabilir.
Bunların tamamı hukuk devletinde mümkündür.
Ama “Bu karar yanlıştır” demek ile “Türkiye bu karara uymayabilir” demek aynı şey değildir.
İlki hukuk içi bir tartışmadır.
İkincisi, Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmeden doğan yükümlülüğünü reddetme noktasına gelir. Hele “ Türkiye gerektiğinde Avrupa insan hakları sözleşmesi sürecinde de çıkabilir” anlamına gelen yaklaşımlar, ülke hukuk sisteminin geleceği açısından tehlikelidir de.
AİHM kararlarına uymak “Avrupa’ya teslim olmak” değildir.
İnsan haklarını savunmak “Batıcılık” değildir.
Türkiye’nin kendi iradesiyle kabul ettiği hukuk düzenine sadık kalmasıdır.
İnsan haklarının milliyeti yoktur. İşkence yasağının, adil yargılanma hakkının, kişi özgürlüğünün, ifade özgürlüğünün ve yargı bağımsızlığının da yoktur.
Kaldı ki AİHM’nin son Kavala kararındaki tespitlerin bir bölümü yalnızca Kavala’nın kişisel durumuyla sınırlı değildir. Mahkeme, özellikle siyasal açıdan hassas davalarda yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı bakımından yapısal sorunlara dikkat çekmiştir.
İşte tartışılması gereken asıl mesele budur.
Hukuk devleti yalnızca “mahkemeler karar verir” demek değildir.
Hukuk devleti, devletin de hukukla bağlı olmasıdır. Devletin de mahkemelerin verdiği kararlara uymasıdır.
Devletin hoşuna gitmeyen hukuk kuralını veya mahkeme kararını siyasi gerekçelerle uygulamama hakkı varsa, o noktada hukukun üstünlüğünden değil, siyasal iradenin üstünlüğünden söz etmeye başlarız.
Bugün “AİHM bizi bağlamaz” denildiğinde sorulması gereken soru şudur:
Bir mahkeme kararının bağlayıcılığını ortadan kaldıran ölçüt hukuk mu olacaktır, siyasi iktidarın tercihi mi?
Eğer cevap siyasi iktidarın tercihi ise artık hukuk devletinden söz edemeyiz.
Türkiye açısından mesele aslında çok basittir:
Türkiye AİHS’ye taraf olmuştur. AİHM’nin yargı yetkisini kabul etmiş, bireysel başvuru hakkını tanımış ve kesinleşmiş kararlara uyacağını taahhüt etmiştir. Anayasa’nın 90. maddesi de bu hukuk düzenine anayasal bir dayanak vermektedir.
O halde bugün tartışmamız gereken “AİHM bizi bağlar mı?” değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye kendi verdiği söze sadık kalacak mı?
Ben bir hukukçu olarak bunun cevabının “evet” olması gerektiğine inanıyorum.
Çünkü AİHM kararına uymak Osman Kavala’ya verilmiş bir lütuf değildir.
Avrupa’ya verilmiş bir taviz hiç değildir.
Türkiye’nin kendi hukukuna uymasıdır.
Bir ülkenin gerçek gücü, kendi lehine verilen kararlara uymasında değil, kendi aleyhine verilen karara da uyabilmesindedir.
Devlet gücü, hukuka rağmen hareket edebilmek değildir.
Devlet gücü, hukuka bağlı kalabilmektir.
Ve belki de meselenin özü tam burada yatıyor:
Bir devlet, kendi verdiği sözü istediği zaman yok sayabiliyorsa, artık sorun yalnızca bir AİHM kararının uygulanmaması değildir.
Hukukun bağlayıcılığı tartışmaya açılmış, hukuksuzluğun hukuku egemen demektir.
Hukukun bağlayıcılığı ortadan kalktığında ise geriye yalnızca güçlü olanın iradesi kalır.
O gün kaybeden yalnızca Osman Kavala olmaz.
Hukuk devleti kaybeder.
Ve hukuk devleti kaybettiğinde, sonunda herkes kaybeder.
Yazar
Mustafa Cinkılıç
Avukat