Köşe Yazısı

ERİL DİL NEDİR ? NASIL KURTULUNUR ?

Erillik dil, konuşanın biyolojik cinsiyetini değil, dili ve düşünce biçimini şekillendiren ataerkil yaklaşımı ifade eder.

Çiğdem Çetin • • 30 okunma
ERİL DİL NEDİR ? NASIL KURTULUNUR ?

Dil, toplumun değerlerini, kabullerini, önyargılarını ve güç ilişkilerini yansıtan, hatta kimi zaman bunları yeniden üreten bir yapıdır. Bu nedenle günlük hayatta kullanılan sözcükler ve ifadeler, ilk bakışta önemsiz görünseler bile toplumun kadınlara ve erkeklere yüklediği anlamları şekillendirmektedir.

Eril dil, erkek deneyimini ve bakış açısını genel, olağan veya üstün kabul eden; kadınları ise ikincil, istisnai ya da belirli rollerle sınırlı bir konumda değerlendiren dilsel kalıplarla kendisini gösterebilir. Bu durum, günlük hayatta sıklıkla karşılaşılan ifadelerde açıkça görülmektedir.

Günlük dilde mesleklerin ve toplumsal rollerin erkeğin genel insan deneyiminin temsilcisi olarak kabul edilmesine yol açabilir. Örneğin, ‘’bilim insanı’’ yerine ‘’bilim adamı’’ denilmesinin yaygın olması ‘’kadın avukat, kadın hakim veya kadın yönetici’’ ifadelerinin kullanılması, erkeğin o mesleğin doğal temsilcisi olarak görüldüğünü düşündürmektedir. "Adam gibi davran", "adam olmak", "adamdan sayılmak" gibi ifadelerde olumlu insan davranışlarının erkeklik üzerinden tanımlanması, erkekliğin bir değer ölçütü olarak sunulmasına neden olabilir. "Erkek sözü", "delikanlılık yapmak" gibi ifadelerle dürüstlük, cesaret ve güvenilirliğin erkeklikle özdeşleştirilmesi, bu özelliklerin kadınlarda da bulunabileceği gerçeğini dilsel düzeyde geri plana itebilir.

Bir kadın itiraz ettiğinde "Histerik" veya "fazla duygusal" olarak nitelendirilmesi; Kararlı bir kadın için "hırslı" ya da "geçimsiz", aynı özellikleri taşıyan bir erkek için "lider ruhlu" denilmesi; Bir kadının öfkesi veya itirazı kişiliğiyle ilişkilendirilirken erkeğin öfkesinin otorite göstergesi olarak sunulması; Bir kadının mesleki başarısının kendi yetkinliği yerine fiziksel görünümü, aile ilişkileri veya kişisel bağlantıları üzerinden açıklanması, kadınların görüşlerinin içeriği yerine kişilikleri ve cinsiyetleri üzerinden değerlendirilmesine yol açmaktadır.

Eril dilden kurtulmak için önce, düşünce kalıplarını sorgulamak gerekmektedir. Çünkü insan, sorgulamadığı düşünce kalıplarını çoğu zaman doğal ve değişmez gerçekler olarak kabul edebilmektedir. Günlük dili eşitlikçi bir anlayışla dönüştürmek dilin taşıdığı anlamları fark ederek insanları cinsiyetleri üzerinden sınıflandırmadan iletişim kurabilmek demektir.

Kadınlığı hakaret ve aşağılamanın aracı olmaktan çıkarmak gerekir. Öyle ki bir insanın cesareti, dürüstlüğü, karakteri veya güvenilirliği cinsiyeti üzerinden ölçülemez. Kadın olmak bir eksiklik, erkek olmak ise üstünlük göstergesi değildir. Bu nedenle hakaretin hedefini cinsiyetten bağımsız biçimde belirlemek, kişiyi gerçekten eleştirilmesi gereken davranışı üzerinden değerlendirmek ve kadın bedenini aşağılamanın bir aracı olarak kullanmamak gerekir.

Aile içerisinde eşitlikçi bir dil ve ahlak anlayışı geliştirmek gerekmektedir. Özellikle çocuklara davranışlarımızla da örnek olarak ; sorumlulukların cinsiyete göre değil, koşullara ve ihtiyaçlara göre paylaştırılmasının gerektiği, her bireyin kişisel sınırlarına saygı duyulmasının önemi, duygularını ifade etmenin bir zayıflık olmadığı, şiddetin sevgi veya kıskançlık gerekçesiyle meşrulaştırılamayacağı, kadınların ve erkeklerin aynı insan onuruna ve temel haklara sahip olduğu, başkalarının yaşam tercihlerini aşağılamanın veya denetlemeye çalışmanın doğru olmadığını öğretmek en büyük adımlardandır.

Medya ve dijital platformların sorumluluğunu artırmak, Şiddet haberlerinde failin sorumluluğunu belirsizleştiren anlatımlardan kaçınılmalı; mağdurun özel yaşamı teşhir edilmemelidir. Kadınların başarıları ve görüşleri kendi çalışma değerleri üzerinden ele alınmalıdır. Burada amaç, medyanın her türlü eleştiriden arındırılması değil sadece eleştiri ile cinsiyetçi aşağılama arasındaki ayrımın gözetilmesi ve şiddetin normalleştirilmemesidir.

İş hayatında ve kurumsal yapılarda eşitlikçi iletişim kurmak gerekmektedir. Kadınların mesleki yetkinliklerinin sürekli sorgulanması, işe alım süreçlerinde dahi erkeklerden farklı kriterlerin denetlenmesi ve sonrasında aynı işe cinsiyet temelli olarak farklı ücret politikasının uygulanması hem ayrımcılık yasağıdır hem de toplumdaki eril sisteme hizmet etmektir. Aynı davranışları sergileyen kadın ve erkeklerin farklı sıfatlarla tanımlanması veya yöneticilik vasfının erkeklikle özdeşleştirilmesi buna örnek verilebilir. Bu tür durumların önlenmesi için işe alım, performans değerlendirmesi, terfi ve görev dağılımı süreçlerinde açık ve nesnel ölçütler kullanılmalıdır. Çalışanlar, cinsiyetçi ifadelerin sıradan şakalar olarak geçiştirilmediği; herkesin düşüncesini saygı çerçevesinde ifade edebildiği bir çalışma ortamında bulunmalıdır. Kurumsal dilin eşitlikçi olması kadar, kurumların karar alma süreçlerinde de eşitlikçi davranması önemlidir. Aksi hâlde eşitlikçi ifadeler kullanan ancak uygulamada ayrımcı sonuçlar doğuran bir yapı ortaya çıkabilir.

Yargıda toplumsal cinsiyet önyargılarını sorgulamak eril dilden kurtulmanın en önemli boyutlarından biri, toplumsal kalıp yargıların hukuki değerlendirmeleri etkilemesini önlemektir. Yargı mensupları da toplumun içinde yetişen bireyler olduğundan, toplumsal cinsiyet kalıp yargılarının karar süreçlerini etkileme ihtimali göz ardı edilmemelidir. Ancak bu durum, yargı mensuplarının tamamının önyargılı olduğu veya belirli bir cinsiyet lehine karar verdiği anlamına gelmemelidir.

Buradaki amaç, yargılamanın somut delillere, hukuki ölçütlere ve tarafsız değerlendirmeye dayanmasını güçlendirmektir.

Tarafların davranışları cinsiyetlerine ilişkin genellemeler üzerinden değerlendirilmemelidir. Mağdurun giyimi, özel yaşamı veya toplumsal beklentilere uygun davranıp davranmadığı, hukuken ilgisiz biçimde değerlendirmeye dâhil edilmemelidir. Beyanların güvenilirliği, cinsiyete ilişkin kalıp yargılar yerine somut olayın koşulları ve hukuken geçerli deliller üzerinden incelenmelidir. Kararlarda ahlaki yargılar ile hukuki gerekçeler birbirinden ayrılmalıdır. Hukukçuların toplumsal cinsiyet eşitliği ve örtük önyargılar konusunda farkındalık geliştirmesi desteklenmelidir. Yargılama süreçlerinde tarafların insan onuruna saygı gösterilmeli ve ayrımcı ifadelerden kaçınılmalıdır.

Hukukun görevi, toplumun her yerleşik ahlaki kabulünü onaylamak değildir. Hukukun görevi, toplumsal kabuller ne olursa olsun bireylerin temel haklarını ve eşitliğini korumaktır.

Ahlakı toplumsal baskıdan ayırmak. Eril dilin dönüşümü, ahlak anlayışının da sorgulanmasını gerektirir. Bir davranışın toplum tarafından hoş karşılanmaması, o davranışın ahlaken yanlış veya hukuken yasak olduğu sonucunu kendiliğinden doğurmaz. Aynı şekilde toplumun uzun yıllardır benimsediği bir alışkanlık, yalnızca geleneksel olduğu için adil kabul edilemez. Kadınların yaşam biçimlerini daha yoğun biçimde denetleyen, erkeklerin davranışlarına ise daha geniş bir hoşgörü alanı tanıyan ahlaki ölçütler sorgulanmalıdır. Ahlakın temelinde kişinin cinsiyeti değil; davranışın niteliği, başkalarının haklarına saygı, dürüstlük, sorumluluk ve insan onuru bulunmalıdır.

Bu anlayış benimsendiğinde ahlak, belirli bir cinsiyet üzerinde denetim kurmanın aracı olmaktan çıkarak herkes için geçerli ortak bir etik çerçeveye dönüştürülebilir.

Eşitlikçi sözcükler kullanmak, tek başına eşitlikçi bir toplum yaratmaz. Dilin değişmesi kadar, dilin arkasındaki güç ilişkilerinin ve ayrımcı uygulamaların da dönüşmesi gerekir. Kadınların eşit haklara sahip olduğu bir toplumda bu eşitlik yalnızca kanunlarda yazılı kalmamalı; günlük yaşamda, toplumsal değerlendirmelerde ve yargısal kararlarda da korunmalıdır.

Yazar

Çiğdem Çetin

Avukat

Okur Görüşleri

Yorumlar (1)

Aleyna Zincide

Bilinçlenme , farkındalık ve harekete geçme konusunda bilgi verdiğiniz için çok teşekkürler Çiğdem Hanım 🩵

Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmaz. Tüm yorumlar yayınlanmadan önce incelenir.

Yorumunuz yönetici onayından sonra görünür olacaktır.

Diğer Köşe Yazıları